İhsan GÜVERCİN’in Ziyaretçi Defterine yazdığı yazıya dair.
1-Aslında, bu
olaydan yararlı bir tartışma üretebilinirdi. Tabii muhatabımız
film(Dizi) kahramanı: “Kemal hoca(lar) gibi olsa-Arka
Sıradakiler,” idi.
2-Kendini önemli
görme, gösterme; değerli olarak algılayıp böylesi bir imge
oluşturmak için, başkaların değerini aşındırmaya çalışmak ve
onları küçülteceği varsayılan tutum ve davranışlar içine girmeyi
hep yanlış, yersiz bir pozisyon olarak algılar, hisseder ve
düşünürüm… Yani bu olayda, hedeflediğimiz asla böyle bir şey
değildi ve bundan sonrada olamaz... Kesinlikle inandığım ve
bildiğim ise, “kimseni kimseyi gerçekte(uzun
vadede)büyütemeyeceği ve küçültemeyeceğidir…" Kıssalar anlatım
güçlendirdiği ve kolaylaştırdığı için bir kıssadan bahsediyorum;
yoksa onlar(kıssalardaki isimler) ile kendimizi asla mukayese
etmiyorum. “Sokratesi, halkın kutsallarına karşı olmak ve
gençlere kötü örnek olmak… gibi, gerekçelerle idam edenleri
kimse hatırlamıyor. Adı, soyu sopu, makamı neydi? Fakat
Sokretes 2400 yıldır hala ayakta…”
3-Duygularımın
etkisinde kaldığım izlenimi vermeden; olayı kişisel bir
görüntüden kurtarmak ve ilkeler, değerler, hedefler,
paradigmalar… vb. üzerinde konuşurken, aynı zamanda dış
baskılardan da sıyrılmak için söyleyeceklerimi ve yazacaklarımı
erteledim!.. Altını çizmek istediğim nokta ise her olaydan
yararlı bir düşünce egzersizi çıkarmak ve bunu ise kendi
kendimizi aydınlatma vesilesi yapmaktır...(Karşılaştığımız bir
kısım olaylar, bende kısa skeç[oyun]lar yazma arzusu da
uyandırmıyor değil. Tabii, bu şimdilik bir arzu!)
4-“Ezan”
konusunda sizin gibi düşünen insanların çoğu belde ve yurt
dışında; bu hususta sizin gibi düşünen oldukça çok sayıda insan
var oralarda… Hatta AABF’da görevli bir arkadaşımız, şu kadar
imza olsa konuyu AİHM’e kadar götürürüz, dedi. Fakat, değerli
bilim adamı Şerif Mardin’in ünlendirdiği “Mahalle Baskısı”
kavramında ifadesini bulan olgu, burada da geçerliliğini
sürdürdüğünden, şimdilik burada ne yazık ki bu mümkün
gözükmemekte... Bu konuda, Mayıs ayında naçizane kanılarımı arz
eden bir yazım olacak.
5-İhsan abi,
duyarlılığınız için teşekkür ederim. Sizin bu ve benzer
hususlardaki fikirleriniz hakkında az çok malumatım var. Sizi
yanıtlamakta gecikmemin sebebi ise notumun içindedir.
Selam
ve sevgilerimi sunar, ilginizin devamını beklerim.
Sevgilerimle.
a.s.
***
Ober-Ramstad Fethiyeliler Derneğinin 5. yıl etkinliği ile ilgili
videoların hemen hepsini, dünyanın 2. video paylaşım sitesi olan
“Dailymontion” video paylaşım sitesine ekledim. Bir Tiyatro
kısmı ile birde siyah giysili bir hanım(adını bilmiyorum)
sanatçının bulunduğu kısım kaldı. Benim eklediğim bütün
videolara ulaşabilmenin bir yolu her hangi bir arama motoruna
aralıksız aliseydisevim yazıp aramak; bir başka
yolu da sitemizin ziyaretçi defterine girmeden önceki
“Jukebox” ile Youtube’nin eklediğin kısmına bakılması
gerekir. Tüm videoları tek bir başlık altında toplayacak bir
sayfa buldum. Zamanım olduğunda ondan böyle bir sayfa yapacağım.
Onlarca format çevirmesi
denemesinden sonra, DVD'yi çevireceğim uygun formatı ancak şimdi
buldum. Deneme amaçlı 2,7 dakikalık bir kısım koydum. Fakat
müsait oldukça her gün bir kaç video ekleyeceğim.
25 Nisan 2008
Bu yıl kuraklık yaşanmakta. Ekinler hala bir karış boyunda
solgun ve yar yar yanmalar var. Kanımca yağmur yağsa da geç
kaldı. İlgili görüntüleri bu pazar çekip yollayacağım.
Geçen yıl kaybettiğimiz Hüseyin KOÇ(Huso)nun 20 Nisan tarihinde
senesi yapıldı. merhuma tekrar Tanrıdan rahmet kederli
yakınlarına baş sağlığı dilerim.
Geleneksel olarak her yıl yapılan Abdal Musa Lokması bu Pazar
yapılacak. Aynı gün resim ve makinenin kapasitesi oranında video
görüntülerini sitemize koyacağım. Tabii tevekkülü elden
bırakmamalı: Allah korsa...
Yan tarafta, 20 Nisan 2008 tarihinde Fotoğraflarını çektiğimiz:
Eynik Bölgesi'nden, Çalışkanoğulları Mezarlığından ve Bahar
Temizliğinden resimleri koydum.
Ober-Ramstad Derneğimizin 29 Mart 2008 tarihinde yaptığı gecenin
DVD'leri elime geçti. Bilgisayarlarımız DVD okumadığından, başka
bir bilgisayara aktardım. Oradan alıp uygun formata çevirip
kestikten sonra sitemizde görebileceksiniz.
Naci(Akbaba) abi ile Hasan (Özacar) abiden, bu CD'leri istedim.
Mailime cevap dahi alamadım. Muhtemelen, mailimi okumamışlardır.
Ricamıza ilgisiz kalacaklarını elbette ki düşünmüyorum... Bu
vesile onlara selamlarımı sunarım.
23 Nisan 2008 tarihinde, beldemiz İlk Öğretim Okulu’un da, TBMM
açılışı coşkuyla kutlandı. Yaklaşık üç saatlik bir program
hazırlanmıştı. Günün anlam ve önemini belirten konuşmaları
sırasıyla Belediye Başkanı ile Okul Müdürü yaptı. Programda
15-20 dakikalık halk müziğinde vardı. Kapanışta Yunan, yada
Akdeniz bölgelerinden bir yöreye ait olan bir ezgi eşliğinde
halaylar çekildi. Makinemiz fotoğraf makinesi olduğundan
bunların video görüntülerini çekemedik. Elimize geçmiş olsa
idi, halk müziği ile kapanıştaki halayın videosunu sitemize
koyardım.
Bu etkinliğin düzenlenmesi ve sunulması hususunda emeği geçen
öğretmen ve öğrencilere teşekkür ederim.
19 Nisan 2008
Havalar oldukça ısındı. Sobalar çıktı. Açılan Güneş Enerjisi
sistemleri banyo yapılacak suyu ıstır oldu. Ev hanımları, yaz
temizliğine başladı; yani, kilim ve halıların günlendirilmesi ve
yıkanması vb... Bir yandan bahçeler sürülüyor, bir yandan
nadasa kalmış tarlar... İbibikler henüz ötmeye başlamadı; ama
sütler sarı kaymak utmaya, sığırlar meraya çıkmaya, havuzda
kurbağalar ve dallarda bülbüller ötmeye, kuzular melemeye,
kayısılara çil ilacı atılmaya ve yeşili sarıya boyayan gıcılar
badıçlanmaya başladı...
Esen
rüzgar üşütmüyor, tarlalardaki bin çeşit nebatın kokusunu
burnumuza getiriyor; bulutlar ile güneş arasındaki rekabette,
güneş galebe çalacakmış gibi. Bu gün, ovayı sarıya yeşile
boyayan doğa, hazan mevsiminde sararıp solacak ve her doğum
ölümle; her ölümde baharla yeni bir doğumun, hayatın miladı
olacaktır. Bu doğa karşısında, aslında her birimizin
de, bir mevsimlik nebatlardan bir farkı yok; fakat, insan söz
konusu olduğunda, sanki doğa bize haksızlık yapmış gibi geliyor.
Çünkü, kendisi, hissettikleri ve düşündüklerinin en yüksek
oranda farkında olan, idrak sahibi varlık insandır. Bu bakımdan,
nasıl ki bir çiçek erken solabiliyorsa, bir insanın da ebedi
istirahatgahına uğurlanışı, böyle erken ve zamansız olabiliyor.
İşte, doğa karşısında erken solan "bir gül"de diyebileceğimiz
merhum ALİ GÜVERCİN'in göçüşünün ikinci yılında, kabrinin
ziyareti sürecinde çekilmiş olan resimler yan taraftadır.
Vefatının ikinci yılında merhuma Tanrıdan rahmet, kederli
yakınlarına sabır başsağlığı ile ailesine, bunun erken gelen son
acıları olmasını Tanrıdan temenni ederim.
15 Nisan 2008
Bugün Vahap ÖZTÜRK’ün kızkardesi Saniye KINAY vefat etmiştir.
Naaş’ı Malatya şehir mezarlığında defin edilecektir.
Merhume'ye
Tanrıdan rahmet ve kederli yakınlarına sabır ve başsağlığı
dileriz.
Dün
Battal KOÇ vefat etmiştir. Naaş’ı Malatya şehir mezarlığında
defin edilmiştir.
Merhum'a
Tanrıdan rahmet ve kederli yakınlarına sabır ve başsağlığı
dileriz.
Battal
KOÇ, Bektaş GÜLER’in kayınbabası ve beldemize yıllar önce
İraaçtan gelmiştir.
14 Nisan 2008
Martin Luther KING, “I have a dream” (Bir Hayalim Var) başlığını taşıyan ve
sözlü edebiyatın şaheserleri arasında kabul edilen tarihi
konuşmasını, 28 Ağustos 1963 tarihinde 300.000
kişinin katılımıyla, Washington DC. de
gerçekleştirmiştir.
Martin Luther KING’in ünlü konuşmasından aldığım,
aşağıdaki anekdot, memleketimde hâla, bir hayalmiş…
"Bugün bir hayalim var benim…
Evet, bir hayalim var…! Gün gelecek, özgürlüğümüzün
önünde birer engel olan bütün vadiler yükselecek, bütün dağlar
eğilecek, engebeli yerler hizaya gelecek ve Allah’ın yüce şanı
yeryüzüne inecek ve bütün canlılar bunu hep birlikte
göreceğiz..."
(16 Nisan 2008
***
11 Nisan 2008 tarihli, Okulumuzdaki
öğrencilerin bilgisayar ve internet kullanımı ile ilgili olan
haberimiz üzerine, müdür yardımcısı beni aradı, böyle böyle
yazmışsın, yazmadan birde bize sorsaydın, durumun anlattığın
gibi olmadığını öğrenirdin dedi. Durum bundan bundan ibaret,
sizin haberiniz, gerçeği yansıtmıyor vb… dedi. Bende, sizlerle
de konuşsam iyi olurdu; fakat ben gördüklerimi yazdım sizler,
olay benim anlattığımdan farklı diyorsanız, yazın bana gönderin,
aynı haberin yanına koyarım dedim...
Biz açıklama yapmak
mecburiyetinde değiliz dedi. Cevap hususunu düşüneceği izlenimi
edindim.
Bunun ardından müdür
aradı. “Benim okulumu” sen nasıl karalarsın “çok ayıp çok… senin
yaptıkların terbiyesizliktir,” dedi, cevabımı dinlemeden
telefonu yüzüme kapattı. Bunun üzerine ben aradım, bir önce
görüştüğüm öğretmen çıktı. O da, okulu karaladığım konusunda
müdürle hemfikirdi.
Müdür bey, ben Türkiye Cumhuriyeti Devletinin,
kaynağını anayasadan alan hak ve hürriyetlere sahip, özgür bir
yurttaşıyım… Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin halkını oluşturan
bireyim. Ben vergi mükellefiyim… Sana istihdam alanı sağlayan:
okulu da, bulunduğun makamı da, altındaki koltuğu ve yakandaki
kravatı da vergileri ile finansa eden halkım ben, makamının ve
mekânının biricik kaynağı ve sahibiyim, bu manada... Soruda
sorarım, eleştiririmde, gerekiyorsa hesapta sorarım…
Ben hiçbir temel insan
hak ve hürriyetinin, başka bir insanın temel hak ve
hürriyetlerini, insan haysiyet ve onurunu zedeleyecek hakkı bir
başka kimseye vermediğini ve ağzından çıkanların hukuki
çerçevesini de bilecek ve bu hassasiyetlere uymaya özen
gösterecek bir terbiyeye sahibim!
Sen orada eğitim
hizmeti vermekle görevli bir memursun… Ne okulun, nede
bulunduğun makamın; nede öğrenci ve vatandaşın sahibisin… Sen
devlet değilsin, ne eğitim vermekle yükümlü olduğun
öğrencilerine, nede bir vatandaş olarak bana hakaret etmek
hakkını sana verecek hiçbir yasal üstünlüğün, ayrıcalığın yok,
senin….
Doğrusu merak ediyorum?
Öğrencilere hakaret etmek, şiddet kullanmak ve vatandaşlara ise
hakaret etmek hakkını sana hangi sistem, anlayış yada kimin
terbiyesi verdi? Kısacası, sözüm ona bu eğitimci terbiyenizin
kaynağını bayağı merak ediyorum? Bunun kaynağınınsa, Milli
Eğitim Müfretadı olmadığındansa oldukça eminim… Birde konuşmak
yerine kavga eden, eğitimde ve insan ilişkilerinde
hakaret ve şiddeti bir esas araç gören zihniyete çocuklarımızı
emanet ettiğimiz içinse bayağı endişeliyim…. (Yazdığım bazı
satırları kendi rızamla, okunamaz karakterlere dönüştürdüm.)
(Burada
yazdıklarımın, hukuksal sonuçlarını bilerek ve adli süreçte
yazdıklarımı tanıklarla ortaya koyacağımdan emin olarak yazdım.
Ben sorunların değil, çözümün kaynağı olmak istiyorum…
Yazdıklarımdaki temel kaygı budur. Verilecek cevapları bu
sayfaya koyacağım.)
Yazar Ahmet ALTAN’ın,
benzer bir olay üzerine yazılmış olan makalesini aşağıya
koyuyorum. Benim gibi vasat bir insanın
yapmış olacağı hatalara karşı; toplum nezdinde okumuş yazmış
biri olarak algılananların, bana ders vermek için yazacağı bir
makaleyi, benim yazmış olmamdan dolayı birada utanıyorum!..
***
Kar ve devlet…
İstanbul’a yılın ilk karı
yağıyor.
Kül rengi bir gökyüzü…
Usul bir fısıltıyla, sessizliği artırarak dökülen iri kar
taneleri… Dalgın bir uykuya yatmış yapraksız ağaçlar.
Loşluğu artan oda.
Masamda yanan güzel
kokulu mum.
Uysal bir kedi gibi
gerinerek bir sıcaklığa sokulma ihtiyacı.
Alev, ateşten bir top
gibi odaya dalıp valinin ihtiyar adama yaptıklarını anlatıyor
öfkeyle.
“Sen devletten hesap mı
soruyorsun,” demiş vali.
Ben bıktım bu devletten.
Kendini devlet sanan,
devletin ne olduğunu bilmeyen adamlardan da bıktım.
Öyle yanlış kurmuşlar ki
bizim Cumhuriyeti, nereye dönsek bu yanlışlığa çarpıyoruz.
Halk kimin maaşını
ödüyorsa, o adam kendini halkın efendisi sanıyor.
Böyle bir çarpıklık
gerçekten zor bulunur.
Bizim hesap soracağımız
adamlar bizden hesap soruyor.
Bence bizim devlette
çalışan herkesi yeniden bir lise eğitimine tabi tutup yurttaşlık
derslerine sokmalı.
Sadece Atatürk’ün
laflarını önemli zannettiklerinden, derse de Atatürk gibi
“Efendiler,” diye başlamalı.
“Efendiler, biz devlete
para veriyoruz, size maaşınız o paradan ödeniyor, siz hepiniz
bizim memurumuzsunuz.”
Siz olmasanız da biz para
kazanabiliriz.
Ama biz olmasak siz aç
kalırsınız.
Bir muslukçu, bir
fırıncı, bir mühendis, bir doktor, bir madenci dünyanın her
yanında ekmeğini kazanır.
Bir vali, bir kaymakam,
bir general, kendisine para verecek bir devlet bulamazsa acından
ölür.
İlişkimiz bu kadar net.
Siz bize muhtaçsınız.
Biz size muhtaç değiliz.
Cumhuriyet, işte bu
apaçık gerçeği saklamak, halkın bunu anlamasını önlemek için
örgütlenmiş; devleti ve devletten para alanları yüceltmiş, bütün
hukuk sistemini onları koruyacak gibi oluşturmuş.
Bunun için Osmanlı’nın
sisteminden de yararlanmış.
Öyle bir hukuk yapısı
kurmuş ki devlet memurlarını yargılayamıyorsun.
Bunun için izin alınması
gerekiyor.
Sen suç işlersen hemen
yargılanıyorsun ama devletten para alan biri suç işlerse, adalet
sistemimizin bir devlet memuruna gidip, “müsaade eder misiniz şu
sanığı yargılayalım” demesi gerekiyor.
Bizim darbeciler tabii ki
bu sisteme bayılmışlar.
Onlar da öyle bir anayasa
yapmışlar ki genelkurmay başkanıyla Meclis başkanını
yargılayacak bir merci bile yok bu anayasaya göre.
Bir genelkurmay başkanı
bir “görev suçu” işlerse hiçbir şekilde yargılanamaz çünkü
yasalara göre onu yargılayacak “üst rütbeli” biri gerek, öyle
biri de olmadığına göre onu yargılayamazsınız.
Neredeyse devlet
dairelerinin kapısına “hukuk buradan içeri giremez” yazmamız
gerekecek.
Ya da “hukuk izin almadan
buraya giremez” demeliyiz.
Kurdukları devlet bu.
Değiştirmek istemedikleri
devlet de bu.
Onun için yeni ve çağdaş
bir anayasa hazırlanması onları neredeyse çıldırtıyor.
Çünkü uygar bir
anayasamız olursa “hukuk” devletin kapısından içeri girecek.
Gerçi gene tam olarak
giremeyecek ama eskiye kıyasla biraz daha fazla girecek.
Ne demiş Bursa Valisi,
kaybolan torununun bulunamamasından yakınan ihtiyar adama:
“Sen devletten hesap mı
soruyorsun?”
Yanındaki polisi,
jandarmasıyla ihtiyar adamı korkutuyor. Yoksa ona, “Evet, bir
itirazın mı var,” demesi gerekiyor ihtiyarın ama diyemiyor.
Korkutuyorlar çünkü…
İnsafsızca korkutuyorlar.
Kendilerinin “halktan”
daha önemli olduğuna inandırmak için her yolu deniyorlar.
Sizden daha önemli
değiller.
Hiç biri sizden daha
önemli değil.
Siz onlara muhtaç
değilsiniz, onlar size muhtaç.
Onlar sizin memurunuz ve
onlardan hesap sorabilirsiniz.
Sormalısınız da.
Çok kızdıkları demokrasi
böyle bir şey işte, halkın devletten hesap sorabilmesi, herkesin
hukuk önünde eşit olması…
Cumhuriyete hukukun
eklenmesi.
İstanbul’un ilk karı
yağıyor.
Ben neler yazıyorum.
Bana da lanet…
Ben iri bir kedi gibi
gerinerek bir sıcaklığa sokulmak ve bunu anlatmak isterken bana
bu yazıyı yazdıran sisteme de lanet.
Taraf Gazetesi, 4 Ocak
2008
İnternet Haftası başladı mı?
Biliyorsunuz... Dünyanın en büyük arama motoru Google’ın
gruplarına Türkiye içerisinden erişim engellendi. Yasaklama,
Google’ın tüm alan adına değil, sadece ‘http://groups.google.com’a
yapıldı...
Siteyi açmak istediğinde şu açıklama çıkıyor: ‘Bu siteye erişim
mahkeme kararıyla engellenmiştir.
T.C. Silivri 2. Asliye Hukuk Mahkemesi 14.03.2008 tarih ve
2008/15 Nolu Kararı gereği bu siteye erişim engellenmiştir.
Access to this site has been suspended in accordance with
decision no: 2008/15 of T.C. Silivri 2.Civil Court of First
Instance.’
* * *
Google’a erişim yasağı...
Türkiye’ye internetin gelişinin 15’inci yılına...
Ve... 7 Nisan’da başlayıp 20 Nisan’a kadar sürecek olan
‘İnternet Haftası’na denk geldi..
Yasaklama bir yanda dursa da, hafta boyunca bilgi toplumu,
e-Dönüşüm, e-Türkiye ve e-Devlet kavramlarının geniş kitlelerle
tanıştırıldığı bir internet ve bilişim fırtınası hedefleniyor.
Hafta boyunca, üniversitelerden ilköğretim okullarına, ticaret
ve sanayi odalarından mühendis odalarına, organize sanayi
bölgelerinden internet kafelere, yerel yönetimlerden
kaymakamlıklar ve valiliklere... Kamu yönetimi, özel sektör,
internet şirketleri, sivil toplum kuruluşları ve bilişim
kulüpleri çeşitli etkinlikler düzenliyor.
12 Nisan’da Diyarbakır’da da ‘İnternet ve Toplum’ ve ‘Bölgesel
Kalkınmada Bilişim ve İnternetin Rolü ve Öneriler’ konulu
paneller yapılmakta... Diyarbakır’da kutlama, Silivri’de yasak
var.
* * *
Önce YouTube...
Sonra Google...
Google’ın gruplarına erişimin engellenmesinin, Türk Telekom
altyapısı üzerinden internete bağlanan ve TT DNS’lerini
kullananlar için geçerli olduğu belirtiliyor.
Ne demek?
Yasağın fiili bir anlamı yok... Herhangi bir başka adresten
yasaklanan adreslere istediğiniz gibi ulaşabiliyorsunuz...
Muhtemelen biliyorsunuz ama size böyle bir teknik yardım
yapabilirim.
İşte size bir sürü internet sitesinde de bulabileceğiniz ve bir
internet sitesinden alınmış, son yasağı hemencik delebileceğiniz
bir değil, iki yol:
İlk yol:‘http://youtube.com.nyud.net:8090/ adresi. Mesela açmak
istediğiniz sayfa:
http://www.youtube.com/watch?v=lBvaHZIrt0o Bunun için:
Diğer bir yol ise kullandığınız tarayıcıda proxy sunucusu
kullanmanız. Yapmanız gerekenler:
Firefox’da: Araçlar > Seçenekler > Gelişmiş > Ağ > Ayarlar >
Vekil Sunucu Ayarları Kutucuğunu işaretleyin ve HTTP vekil
sunucusu Kutucuğuna 200.65.127.161 ve Port Kutucuğuna 3128
yazın. Sonra Tamam’a basın.
Internet Explorer 6’da: Araçlar > İnternet Seçenekleri >
Bağlantılar > Yerel Ağ Lan Ayarları > Proxy Sunucusu kutucuğunu
işaretleyin ve adres kutucuğuna 200.65.127.161 ve B. Nok.
Kutucuğuna 3128 yazın. Sonra Tamam’a basın.
İnternet Explorer 7’da: Araçlar > İnternet Seçenekleri > Yerel
Ağ (LAN) Ayarları > Proxy sunucu kısmındaki adres kutucuğuna
200.65.127.161 ve B. Nok. Kutucuğuna 3128 yazın. Sonra Tamam’a
basın.
Opera için: Araçlar > Tercihler > Gelişmiş > Vekil Sunucular >
HTTPS kutucuğuna 200.65.127.161 ve Bağ. N. Kutucuğuna 3128
yazın. Sonra Tamam’a basın.
Artık engellenen bütün siteler girebilirsiniz!’
Sadece yeryüzüne rezil olmakla kalıyoruz...
* * *
Çağ, herkesi birer ‘medya’ haline getirdi...
Mütevazı bir cep telefonu...
Konuşuyor...
Yazıyor...
Fotoğraf ve film çekiyor. Bilgi toplumu ise hiç kimsenin akıl
erdiremediği bir hızla kendini dönüştürüyor; öyle ki dünyadaki
tüm bilgi birikimi neredeyse iki yılda bir kendini ikiye
katlıyor.
Herkesin tüm dünyada olup biten her şeyden anında haberdar
olabildiği iletişim teknolojileri ve tabii ki internet, dünyayı
çoktan klasik deyimle küçük bir köy haline getirdi. Bir dizüstü
bilgisayar ve cep telefonu ile bütün dünya elinizin altında,
nerede olursanız olun... Kaplumbağaların evlerini sırtlarında
taşımaları gibi siz de işinizi,
ofisinizi yanınızda taşıyabilirsiniz artık, tüm gelişmiş
dünyanın şu anda zaten yapmakta olduğu gibi...
Raporlar yayımlanıyor... İnternete erişimi ölçen, kullanıcı
sayısını açıklayan. Ve tıpkı tuvalet káğıdı kullanımı, diş
fırçalama sıklığı, temiz suya erişim gibi medeniyet
göstergelerinin arasına internete erişim de giriyor. Tüm
dünya...
İnterneti yaygınlaştırmak, hızlandırmak için çabalıyor. Kablosuz
ağlar otellerden, kafelerden sokağa taşıyor... Telefon
kulübelerinin yerini internet kulübeleri alıyor... Ama bu
gelişmeler Silivri’ye ulaşamıyor... Mahkemede de tümden
şaşıyor.
* * *
En son... Video paylaşım sitesi www.youtube.com internet
sitesine erişim, Ulu Önder Atatürk’e hakaret içeren görüntüler
nedeniyle Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin kararıyla
engellenmişti...
Şimdi de Google.
Yıllardır söyle dur...
Bağır, çağır... ‘Çağ değişiyor, dünya değişiyor’ diye. Toprağın
simgelediği tarım dönemi... Fabrikaların simgelediği sanayi
dönemi... Bilgi(sayar)nin simgelediği sanayi sonrası dönem.
Bütün bu değişimleri anlat...
Ama nafile...
* * *
İnternet Haftası...
Hepinize kutlu olsun...
Mehmet ALTAN 13.04.2008
***
İsmet İNÖNÜ'nün üzerinde
olduğu basılmış banknot. Kaynak:Star Gazetesi /14 Nisan 2008
İnternet Sayfası.
12 Nisan 2008
367 vakası: Yüksek Mahkeme ile asker arasında ne oldu?..
Bir şeyler bir
yerlerinden yırtılıyor, kapalı kapılar arkasında
yaşananlar saklanamaz hale geliyor.
Geçmişte böyle değildi.
Bir şeyler daha kolay saklanabilirdi.
Bazı gerçeklerin üstüne örtülen şalın kalkması çok uzun
yıllar alır, hatta kalksa da yüksek izne tabi olarak
kalkardı.
Şimdi öyle değil.
Devir değişti!
Saklanacağı sanılan şeyler artık pek öyle uzun süre
saklanamıyor. Bir bakıyorsunuz, gerçek orasından
burasından kendini ele vermeye başlamış...
2003-2004'ün darbe tertipleri...
Saklanamadı.
Orasından burasından yırtıldı.
Hem de kısa sürede.
Nokta dergisi kapatıldı, Genel Yayın Yönetmeni Alper
Görmüş hakkında dava açıldı.
Ama yine olmadı.
Sarıkız ve Ayışığı kod adlı darbe tertiplerinin yer
aldığı günlüklerin, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı
emekli Oramiral Özden Örnek'in Deniz Kuvvetleri
Komutanlığı'ndaki bilgisayarından çıktığı resmi Emniyet
raporuyla belgelendi.
Haberi de Taraf'ta çıktı.
N'olacak şimdi?..
Öte yandan, değerli meslektaşım İsmet Berkan, Radikal'ın
üçüncü sayfasında yedi gündür "Ergenekon'un yakın
tarihi"ni yazıyor. Son üç dört yıldır Türkiye'de rejimin
karşı karşıya kaldığı darbe tertiplerini yalın bir dille
anlatıyor.
Aslında İsmet Berkan istese biraz daha ayrıntıya ve
isimlendirmeye rahatça girebilir. Belki daha uygun bir
zamanlamayı bekliyor. Çok yakın gelecekte yeni isim ve
ayrıntılarla darbe tertiplerini yazmaya devam edebilir.
Şu sıralar güncel gerçeğin peşinde, bazı şeylerin
yırtılması, açığa çıkması için koşturan
meslektaşlarımdan biri de Taraf'dan Yasemin Çongar.
Bu haftaki yazılarından birinde, Anayasa Mahkemesi'nin
geçen yılki 367 kararını örten perdeyi şöyle bir
aralamıştı. Abdullah Gül'ün Çankaya yolunu kesmek için
bulunan '367 formülü'nde yüksek mahkemeyle asker
arasındaki muhtemel bir bağı sorguluyordu.
Herhalde anımsadınız 367'yi.
Neredeyse bir yıl geçti.
Geçen yılın 27 Nisan günü gece vakti asker muhtıra
vermişti.
Neden?
Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olmasın diye.
Askerin muhtırasıyla uyumlu olanlar ise Baykal'ın CHP'si
ile Anayasa Mahkemesi'ydi.
Gül'ün Çankaya yolunu kesmek için Anayasa Mahkemesi bir
hukuk skandalı olan 367 formülünü benimserken, Baykal da
cumhurbaşkanı seçimini iptal ettirmek için muhtıraya
selam durup yüksek mahkemeye başvurmuştu.
Peki, 367'ye nasıl gelinmişti?
Yasemin Çongar'ın yazısından:
"Anayasa Mahkemesi'nin geçen yılki o evlere şenlik 367
kararına imza koyan yargıçlar arasında, bu ahlaki yükü
aylardır sessizce taşıyanlardan bazılarının artık çok
zorlandıklarını düşünüyorum.
Ve umuyorum ki bir gün konuşacaklar. 367 kararını
almaları kendilerine yukarıdan tebliğ edildiğinde, neden
'Bunu torunlarıma anlatamam' gözyaşlarıyla itiraz
ettiklerini anlatacaklar örneğin.
Bu kararı kendilerine tebliğ edenin kim olduğunu da
öğreneceğiz o zaman. Anayasa Mahkemesi'nin neyle tehdit
edildiğini de birinci elden bileceğiz.
Acaba anlatılanlar doğru mu?
Dönemin kuvvet komutanlarından biri, Türk Silahlı
Kuvvetleri'nin meşrebine uygun saymadığı bir
siyasetçinin Çankaya'ya çıkmasını önlemek için Anayasa
Mahkemesi'ne görev verdi mi? Bu göreve, 'Olmaz Paşam'
diye karşı çıkan yargıçlar kimdi?
İtiraz edenlerin, '367 kararını çıkartmazsanız, ordu
yönetime el koyacak' diye darbe tehdidiyle bastırıldığı
rivayeti rivayetten mi ibaret?
Bu soruların yanıtlarını bir gün öğreneceğiz." (Taraf
gazetesi, 8 Nisan 08)
Öte yandan, Milliyet'teki köşesinde Çongar'ın bu
yazısının önemine değinen Taha Akyol, geçen yılki bir
yazısından şu alıntıyı yapıyordu:
"Belli ki 'içeri'de çok tartışmalar olmuş... Saygın bir
hukukçu olan Sayın Tülay Tuğcu'nun bu süreçte
yaşananları anı olarak yazmasını, yarının hukukçularına
'ders' olarak bırakmasını diliyorum."
Yazımın başında dediğim gibi...
Bir şeyler yırtılıyor!
Saklanamaz hale geliyor.
Gittikçe de öyle olacak.
Eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nun
imzasıyla ilk kez Cumhuriyet gazetesinin ikinci
sayfasında gün ışığına çıkan '367 formülü'nün Anayasa
Mahkemesi gündemine gelmesi ve böyle bir süreçte Anayasa
Mahkemesi'nin asker kökenli hukukçularıyla askeriye
arasındaki gelgitler konusu...
Evet, çok şey var.
Demokrasi ve hukuk adına hem yapılması, hem
aydınlatılması gereken çok şey var bu ülkede.
Ve bunları yapacak ve aydınlatacak vicdan sahibi
insanlar, demokrasi ve hukuka gerçekten değer veren,
inanan insanlar da elbette var bu ülkede.
Kaynak: Milliyet
Yazar: Hasan
Cemal
11 Nisan 2008
Bakıyoruz üç beş
öğrenci, geliyor… Buyurun… İspanyanın kültürü, Cumhuriyet
tarihi… vb. konularında internetten araştırma yapmalıyız.
Öğretmenimiz, internetten araştırın dedi… diyorlar.
Oklumuz var… Bilgisayar odamız var… İçleri
sıfır km. bilgisayarlarla dolu ve okulumuzda (ADSL) internet
bağlantısı da var… Fakat çocuklar araştırma konularında bilgiye
ulaşabilmek için, belediyemiz internetinden yararlanmaya
geliyorlar…
Neden okulda araştırma yapmıyorsunuz?
Diyorum. Cevaplar muhtelif… Bazen yazıcı bozuk, bazen kartuş
yada toner bitti…
Verilen izlenim odur ki… Bilgisayar
odasındaki bilgisayarlar ve internet, çağın gerektiği
etkinlikte, öğrencilerin kullanımında değil! Öğrenci için bir
hazine olan sistem atıl bir halde yada bayramlık…
Bunu haber yapmamızdaki yegâne sebep
yazıcının yaptırılması, kartuşun alınması ve bu odanın daha
etkin bir şekilde kullanılması gibi gündeminde bir madde
olduğuna inandığımız okul idaresinin, bu konuyu gündemlerinin ön
sıralarına taşımalarına katkı sağlamaktır…
Köyümüzde, belediyemizdekilerde dâhil, toplam
bir düzine internet bağlantılı bilgisayar ancak var. Bu
çocukların evlerde araştırma yapabilme olanakları çok
kısıtlıdır. Geçen, bir iki çocuğa, şimdi işimiz var yarın gel
dedim… Şimdi onlar içeri girse, ben yere yada duvara bakarım;
reddetmiş olduğum için utanıyorum.
***
AKP’nin kapatılması davası, ekonomik
dengeleri bozdu. Döviz yükseldi, enflasyon azdı. Kazancı hızla
eriyen bir kısım vatandaş, şans oyunlarına umutlarını bağladı.
Resimde görülen vatandaş, ne Türk bayrağı karşısında saygı
duruşundan dolayı, nede hassas işçilik gerektiren mücevher
işlediğinden dolayı başını o kadar eğiyor…
O, önündeki iddia kuponlarını işaretlemek
için eğiliyor… Arkadaşımız bu defa çıkacak diyor… İnşallah.
08 Nisan 2008
Bozkurt, çağdaş hukuk ve
Cumhuriyet
Prof.Dr. Eser KARAKAŞ
Mahmut Esat Bozkurt türk hukuk tarihinde çok
önemli bir isim, Atatürk dönemi Adalet Bakanı ve
bugün hala devletler hukuku derslerinde örnek
vaka olarak okutulan uluslararası Lotus
davasının altında türk tarafı olarak imzası
bulunan kişi.
1920’ler, 30’lar, 40’lar hem Türkiye’nin hem de
dünyanın çok farklı siyasi dengeler içinde
bulunduğu dönemler ve ciddiyeti elden kaçırmamak
için de bu dönemleri kendi kavramsal çerçeveleri
içinde ele almak, öyle değerlendirmek belki daha
doğru bir tutum.
Cumhuriyet dönemi uzmanları, tarihçiler bu
konu etrafında zaten çalışıyorlar ve
çalışacaklar ve tarih içinde de insanlar
kararlarını verecekler ve muhtemelen insanların
bu kararları da birbirlerinden çok farklı olacak
ama bu farklılıklar da günümüzü ancak marjda
ilgilendirecek.
İnternet ortamında Mahmut Esat Bozkurt
ismini yazdığınızda karşınıza gelen bilgilerden
rahmetli Bozkurt hakkında çok farklı kanaatlere
ulaşabilirsiniz.
Meseleye daha iyimser bir gözlükle bakıyorsanız
Türkiye’nin ilk uluslararası hukuk davası olan
ve Türkiye’nin kazandığı Lotus davası üzerinden
Mahmut Esat Bozkurt’u hatırlayabilirsiniz; o
tarihlerde Lahey Adalet Divanı’na gitme
konusunda ısrarcı olmak, bu konuda Atatürk’ü
ikna etmek çok kolay şeyler değil.
Bugün dahi hala devletlü zihniyetin bir dizi
konuda Lahey Adalet Divanı’na gitmede saçma
sapan ulusalcı korkular nedeniyle ne kadar
çekingen davrandığını da hatırlayalım.
1943 senesinde vefat eden Mahmut Esat
Bozkurt’u başka türlü hatırlamak da mümkün.
İnternet ortamlarında genellikle ‘türkçü
Bozkurt’ diye adı geçen eski Adalet Bakanı’nı 7
Nisan tarihli Star gazetesinde Ahmet Kekeç’in
köşesinde yazdığı ve Ağrı kürt isyanından sonra
söylediği ‘Türk bu ülkenin yegane efendisi,
yegane sahibidir. Saf türk soyundan olmayanların
bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma
hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman hatta
dağlar bu hakikatı böyle bilsin.’
Bu ifade de Mahmut Esat Bozkurt’a ait ve
bugün dinlediğiniz zaman, şayet aklınızı peynir
ekmekle yememişseniz, tüyleriniz diken diken
oluyor.
Mahmut Esat Bozkurt’un Ağrı kürt isyanı
sonrası verdiği bu demeçle dağlara yani kürtlere,
yani saf türk soyundan olmayan bu insanlara bu
ülkedeki gelecekteki konumları çok net bir
biçimde hatırlatılıyor, gösteriliyor.
Mesele 1930’larla da sınırlı değil; Mahmut Esat
Bozkurt’un demeci üzerinden çok net bir biçimde
yine saf türk soyundan olmayan başka bir
yurttaşımızın, Hrant Dink’in de macerasını
okuyabilirsiniz.
Yazının başında da vurgulamaya çalıştığım
gibi Mahmut Esat Bozkurt’u çağı içinde ele
alalım, eleştirelim, beğenelim ama bugüne
yönelik örnekleri, dersleri Bozkurt üzerinden
üretmeyelim, ancak meselelere 2008 senesinde
başka türlü bakmanın da artık çağdaşlığın,
hukukçu olmanın bir gereği olduğunu unutmayalım.
Geçtiğimiz Cumartesi günü İstanbul Barosu
Yönetim Kurulu her sene çağdaşlaşmayı savunan
bir hukukçuya verdiği ‘Mahmut Esat Bozkurt Hukuk
Ödülü’nü bu sene Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV)
Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu’na düzenlenen bir
törenle verildi.
İstanbul Barosu’nun bu ödülü neden Sayın
Eminağaoğlu’na verdiğini bilemem, mutlaka
anlamlı bir nedeni vardır ama benim aklıma
takılan konu 2008 senesinde bir hukuk ödülünün
yukarıdaki demecinde görüldüğü gibi yurttaşları
saf kanları üzerinden değerlendiren, bu saf kana
sahip olmayanlara da hizmetçiliği, köleliği
uygun gören bir tarihi şahsiyetin adıyla
verilmesinin tuhaflığı.
Çağdaşlık için hukuk ödülünü Bozkurt anısına ve
adına vermeyi sürdürdüğünüz sürece bu ülkede
anayasal yurttaşlık kavramına, hatta mevcut kötü
Anayasa’nın yine çok kötü formüle edilmiş 66.
maddesine bile inanmadığımız biraz da fazla açık
bir biçimde herkesin, özellikle de Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşı kürtlerin, ermenilerin,
rumların, süryanilerin vs. yüzüne vurulmuş
oluyor.
2008 senesinde tenkit edilmesi gereken Mahmut
Esat Bozkurt’un 1930 senesinde söylediği değil
de, bugün hala bu isimde ödül verme zihniyeti
olmalıdır.
Yargıtay’ın girişinde hala Bozkurt’un
sözleri, İstanbul Barosu’nda ise adına ödüller
varsa hukuk süreci içinde AKP davasına da, Hrant
Dink davasına da, Vakıflar Yasası davasına da
insanların kuşkulu bakmaları çok doğaldır.
Benim kaygım Bozkurt’un 1930 tarihli
değerlendirmesinin bugün hala yüksek yargı
organlarının bilinçaltında mevcut olduğu
ihtimalidir.
Bu ihtimal ise çağdaş, laik, demokratik, hukuk
devleti esaslarına dayalı Cumhuriyet için en
büyük tehlikedir.
08.04.2008
*************
Baktım, yine o...
BEN o siyah giysili, eli tabancalı, eşkıya bakışlı, daha çok
bir yarasaya benzeyen adamı dünkü gazetelerde görünce tanıdım.
Ugur Mumcu’yu, Ahmet Taner Kışlalı’yı, öbür
aydınları...
Madımak Oteli’nin içine ozanlar, yazarlar doldurulup
ateşe verildiğinde, en önde baktım o.
Sormuştum:
"Tabancan hani?.."
"Tabancam mı?.."
"Evet..."
Bir yarasa gibi kara dumanların içinde kaybolurken
bakmıştım, bu sefer elinde benzin bidonu...
Ve dün gazetelerde onun fotoğrafı vardı, öğrencilerin üzerine
ateş ederken, bir yarasa gibi.
*
O asla bir "provokatör" değildir.
Gerçeği bir türlü görmemek için, kimi siyasileri kurtarmak için,
bazılarımız ona "provokatör" deriz.
Oysa o; kendini vatanın bekçisi sayan, hurafeler ve
efsanelerle beyni yıkanmış, uygar olmak istemeyen, kaba
kuvvetten başka zenginliği olmayan, ilkel tutkularla yaşayan,
gördüğü her aydınlık düşünceyi öldürmek isteyen, çağdışı bir
yaratıktır.
Hiç de az değildir sayıları, bakın etrafınıza...
Dün gazetelere baktım; o...
Elinde tabancası vardı.
8 Nisan 2008
Bekir ÇOŞKUN
*******
Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı'nın (TESEV)
raporuna göre, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki 21 ilin
sosyoekonomik yapısı, Afrika ve Asya'nın yoksul ülkeleri
seviyesinde.
TESEV'in önceki gün açıkladığı, "Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da
Sosyal ve Ekonomik Öncelikler" raporunda, bölgedeki 21 ilin BM
insani gelişmişlik endeksi değerlerine yer verilerek, bu
tablonun AB'ye girişte yaratacağı sıkıntılara dikkat çekildi.
Türkiye'nin insani gelişmişlik endeksi değerinin 2003'te 750
olarak tespit edildiğinin belirtildiği raporda, 21 ilin
değerleri şöyle sıralandı:
Türkiye'nin yüzde 15'i
Bayburt (686), Tunceli (685), Gümüşhane (669), Diyarbakır (668),
Erzurum (661), Ardahan (655), Erzincan (653), Adıyaman (652),
Kars (644), Batman (644), Mardin (637), Siirt (636), Iğdır
(632), Şanlıurfa (619), Van (616), Hakkâri (611), Bingöl (601),
Bitlis (577), Muş (574), Ağrı (572), Şırnak (560).
Raporda şu tespitler yer aldı: "Botsvana 565 endeks değeriyle
Şırnak'ın biraz üzerinde. Ekvator Ginesi 655 ile Ardahan ile
aynı sırada. İnsani gelişmişlik endeksi en yüksek il olan
Bayburt ile kıyaslayabileceğimiz ülkeler ise 679 endeks değerine
sahip Moğolistan ve 687 endeks değeri ile 113. sıradaki Bolivya.
21 ilin ortalama endeksinin 631 olduğunu söyleyebiliriz.
Bu, BM sıralamasında 124. sırada bulunan Fas'a denk geliyor. 21
il, Türkiye nüfusunun yüzde 15'ini oluşturuyor.
Son 5 sıradaki Bingöl, Bitlis, Muş, Ağrı ve Şırnak illerinin
endeks değerlerinin de Hindistan'dan daha düşük olduğu
belirtildi. Bu illerimiz, 602 endeks değerine sahip
Hindistan'dan daha az bir gelişmişlik düzeyinde bulunuyor.
*****
Ergenekon’un Yakın Tarihi / Radikal Gazetesi
yazarı İsmet Berkan’ın
1,2,3,4 diye devam eden makaleleri okunmaya değer. İlgili
yazıya, aşağıdaki linki tıklayarak ulaşabilirsiniz.
Bu gün hava,
kırmızı bir toz bulutu ile kaplıydı. Bu alan Malatya ovasını
kapsayacak bir alanda, böyle idi. Köyden köreha tepesi
dahi görülmüyordu. Sanki geceydi ve etraf kırmızı lambalarla
aydınlatılmış gibiydi. Saat 13:00 civarından bir patırtı kütürtü
ile yağmur yağdı. Beş dakikada, gökyüzündeki toz bulutunu
bulanık damlacıklar olarak yere indirdi. Bir kaç dakikada dolu
yağdı.İlgili resim ve 1,5
dakikalık videoyu görmek için tıklayınız.
04 Nisan 2008
Öğlen evden gelirken çarşıda köylülerimizin "Leylek Muhabbeti"
yaptıklarına tanık oldum. Belki merak eden olur diye çektim.
Cami onarılalı beri köyümüzde Leylek te, leylek yuvası da yoktu.
Son bir kaç yılda kendini gösteren kuraklığın bundan olduğunu
düşünenler var. Videodaki konuşmalara kulak verin!
Ülkemiz tarihsel bir dönüm noktasında fakat; biz leylekle
uğraşıyoruz... Sevgili arkadaşım Müslüm AKBABA',nın bir vesile
ile söylediği: "abi o, bundan başkasını biliyor, becerebiliyor
da yapmıyor, söylemiyor mu sanıyorsun? Onun eteğindeki bu,
ortaya döktüğü de bundan ibaret." Müslüm'ün bu deyişi, çoğu
olaylara "cuk" diye oturuyor. (Videoda görülen yaşlılarımızı
tenzih ederek, yukarıdaki ifadeyi kullandım.)
Bir gün, kuşkusuz muhtemelen benim görmeye ömrümün yetmeyeceği
bir tarihte, bir başka Aliseydi, Fethiye'den haberler yazarken:
" Öğlen evden geliyordum komşularımızın Kopenhag, Maastricht
Kriterleri, Berlin Deklarasyonu, Uluslararası Ceza Mahkemesi,
A.İ.H.M. kararları, Nice, Amsterdam Anlaşması, vb... konular da
ateşli tartışmalarına tanık oldum... Fethiye'liler, artık
beldesinin, ülkesinin sınırlarını aşmış, "Evrensel hukuktan,
bireysel temel hak ve hürriyetlerden" bahsediyorlar diyebilecek
mi? Hatta bir kaç tanesi de, İngilizce tartışıyordu ve Kyoto
protokolü dahi, tartışma konularından biriydi...
Bu bir rüya mı?
Evet, bir kısmımızın yarım asırdır, Avrupa'nın göbeğinde yaşamış
olmasına ve Avrupa ile
alışveriş içinde olmamıza rağmen bu böyle... Çünkü,
batılılaşmayı, çağdaşlaşmayı yalnızca batılılar gibi "giyinip
kuşanmak ve tüketmek" olarak algıladık ve yaşadık. Böylece karnı
tok sırtı pek; fakat, kafasından 19. ve 20. yy. değer ve
inançlarını henüz atamamış insanlar olageldik.
Çözüm, yalnızca etrafımıza değil, ufuklara bakabilmekte. Ufukta
gördüklerimiz ışığında, etrafımızla ve dünyayla irtibata
geçebilmekte. Aydın, ufuklardakini görebilen değil yalnızca;
görebildikleri, düşünebildikleri ve inanabildikleri gibi yaşayabilendir
de aynı zamanda...
Ötesi laf-ı güzaf...
02 Nisan
2008
Eskiler
"Tilki Düğün Ediyor" derler ya, böylesi bir hava(ayam)var burada... Hava
kararıyor, bir patırtı, bir gürültü başlıyor gökyüzünde ve
arkasından bir bentten zorla kendini kurtarmış sel gibi deli
deli yağıyor yağmur... Dakikalar sonra gün görülüyor, her yer parıl
parıl...
Ayam nasıl
derseniz şimdilik böyle. Tıpkı "Ülkemizin şu anki durumu,"
gibi... Aşağıya, sevdiğim bir yazarın(Mehmet ALTAN)'ın bir
yazısını ve yan taraftaki boşluğa ise farklı pencere açmaları
bakımından Avrupa, Almanya ve Arap basınından, gündemimizi
değerlendiren "bir" link ilave ediyorum.
***
Haziran’da referandum mu?
Dünkü ‘kaça kaç’ başlıklı yazımda Anayasa Mahkemesi kararlarının
üyeleri atayan cumhurbaşkanlarının meşrebine göre toto oynar
gibi değerlendirildiğini ve bunun pek de yanlış çıkmadığından
yakınıyordum.
Çünkü, gelişmelere kimse evrensel bir hukuk gözüyle
bakmıyordu...Önceki günkü karar müşterek bahisçileri özünde
yanıltmadı ama şekilsel olarak da şaşırttı...
Üstelik de iki kez...
Bunlardan ilki iddianamenin tümünün oybirliği ile kabul
edilmesi, Mahkeme’nin 11 üyesinin de ‘evet’ demesiydi.
İkinci garipsenen gelişme ise Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile
ilgili olanıydı...
Cumhurbaşkanı da işin içine ‘dahil olsun’ diyen 7 üyeye karşın,
cumhurbaşkanı bu işin dışında kalsın diyen 4 üye vardı.
Cumhurbaşkanın sürecin içine karıştırılmasına onay vermeyen 4
üye şaşırtmıştı...
‘Anayasa Mahkemesi’nin 11 asil üyesinden 8’i 10’uncu
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 2’si merhum Turgut Özal, biri
de Süleyman Demirel tarafından atandığını’ belirten Hürriyet
Gazetesi’nin web sitesinde bunun nedeni ise şöyle açıklanıyordu:
‘Daha önce Refah ve Fazilet Partileri’nin kapatılma davalarında
karşı oy açıklayan Haşim Kılıç ve Sacid Adalı’nın bu davada da
karşı oy kullanması sürpriz olarak karşılanmadı. Ancak, 10’uncu
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in atadığı Serdar Özgüldür ve
Serruh Kaleli’nin ‘ret’ oyları yargı çevrelerince sürpriz olarak
değerlendirildi. Özgüldür, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Genel
Sekreteri Hakim Albay olarak görev yaparken Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi Genel Kurulu’nca gösterilen üç aday arasından
seçilmişti. Kaleli’nin yedeksubayken ‘askeri savcı’ olarak
çalıştığı da biyografisinde özellikle belirtiliyor.’
Hukuka göre değil, siyasal eğilime göre hareket edileceğinden bu
kadar emin olunduğunda, mahkemenin vereceği karar da, AKP’nin ne
yapması gerektiği de anlam mı kazanıyor, yoksa anlamsızlaşıyor
mu insan kararsız kalıyor.
* * *
Anayasa mahkemesi iddianameyi 31 Mart günü kabul etti...
Geçmişimizdeki ‘31 Mart Vakası’ gerici bir ayaklanmamıydı, yoksa
bir darbe mi?
Taraf Gazetesi’ne göre son gelişmeler ‘irtica geliyor’ çığlıklı
yeni bir darbe...
Şayet böyle bir darbe söz konusu ise AK Parti ne yapabilirdi?
Dün bu yazıyı yazmaya başladığımda AK Parti’nin Merkez Yürütme
Kurulu toplantısı henüz başlamamıştı.
Ancak genel kanaat AK Parti’nin Anayasa’da değişikliğe giderek
parti kapatmalarını zorlaştıracağı yönündeydi.
Teklifin en önemli maddesi ise ‘geçici madde’ olacak...
Ayrıca geçici maddenin, ‘değişiklik yürürlüğe girdiği tarihte,
mahkemede görülmekte
olan kapatma davaları düşer’ şeklinde olması planlanıyor...
Buna göre AK Parti, Anayasa değişikliğini tek başına çıkartınca
da referandum yolu açılacak ve teklifin 330-367 aralığında kabul
edilmesi halinde de Anayasa’ya göre halk oyuna sunulacak.
Tüm bu gelişmeler ışığında AKP’nin Haziran ayında referanduma
gidilmesini planladığı da konuşulanlar arasında...
Hazırlanacak bu mini Anayasa paketinin reddedilmemesi için
Anayasa Mahkemesi’nin çalışma yöntemini belirleyen Anayasa’nın
149. maddesinin değiştirileceği ve kararların oybirliği ile
alınmasının sağlanacağı da altı çizilenler arasında...
* * *
Ankara’da ‘halk iradesi’ ile ‘yargı iradesi’ karşılıklı gelince
yeryüzünden gelen hayret nidaları da çoğalarak artmakta...
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tom Casey, davayı kaygıyla
izlediklerini belirterek; ‘siyasal olmayan’ ve ‘seçmenlerin
iradesine saygılı bir süreç’ beklediklerini açıklıyordu...
Avrupa Birliği de AK Parti’nin siyasi partilerin kapatılmasına
karşı atacağı adımın destekleyicileri arasında olduğunu ısrarla
söylüyor.
* * *
Ankara kendi egemenlik kavgaları içinde boğuşurken bu arada
piyasalar da rodeo yapmaya devam ediyor.
Dün de dolar fırlamış, faizler yükselmiş, borsa dalgalı sularda
bir inip bir çıkmaya başlamıştı...
Ama bunlardan daha vahimi ekonomik büyümenin giderek düşen bir
tempoda seyretmesi...
Çünkü...
Ekonomik büyümenin kaybolması tüm toplumun fakirleşmesi,
işsizliğin artması dertlerin çoğalması anlamına geliyor.
* * *
Aslında çok yakın zamana kadar buralarda devlet halkın
patronuydu.
24 Ocak 1980 sonrasındaki gelişmeler halkın zaman içinde
devletin patronu olabilmesinin önünü açtı.
Dün itibariyle Haziran’da bir referandum söz konusu ama asıl
soru, bunca zamandır halka patronluk etmeye alışmış bu devletin,
halkın hizmetkarı olmaya boyun eğip eğmeyeceği...