2008 yılı Nisan Ayı Haberleri

                                                

 

30 Nisan 2008

     İhsan GÜVERCİN’in Ziyaretçi Defterine yazdığı yazıya dair.

1-     Aslında, bu olaydan yararlı bir tartışma üretebilinirdi. Tabii muhatabımız film(Dizi) kahramanı: “Kemal hoca(lar) gibi olsa-Arka Sıradakiler,” idi.

2-     Kendini önemli görme, gösterme; değerli olarak algılayıp böylesi bir imge oluşturmak için, başkaların değerini aşındırmaya çalışmak ve onları küçülteceği varsayılan tutum ve davranışlar içine girmeyi hep yanlış, yersiz bir pozisyon olarak algılar, hisseder ve düşünürüm… Yani bu olayda, hedeflediğimiz asla böyle bir şey değildi ve bundan sonrada olamaz... Kesinlikle inandığım ve bildiğim ise, “kimseni kimseyi gerçekte(uzun vadede)büyütemeyeceği ve küçültemeyeceğidir…" Kıssalar anlatım güçlendirdiği ve kolaylaştırdığı için bir kıssadan bahsediyorum; yoksa onlar(kıssalardaki isimler) ile kendimizi asla mukayese etmiyorum. “Sokratesi, halkın kutsallarına karşı olmak ve gençlere kötü örnek olmak… gibi, gerekçelerle idam edenleri kimse hatırlamıyor.  Adı, soyu sopu, makamı neydi? Fakat Sokretes 2400 yıldır hala ayakta…”

3-     Duygularımın etkisinde kaldığım izlenimi vermeden; olayı kişisel bir görüntüden kurtarmak ve ilkeler, değerler, hedefler, paradigmalar… vb. üzerinde konuşurken, aynı zamanda dış baskılardan da sıyrılmak için söyleyeceklerimi ve yazacaklarımı erteledim!.. Altını çizmek istediğim nokta ise her olaydan yararlı bir düşünce egzersizi çıkarmak ve bunu ise kendi kendimizi aydınlatma vesilesi yapmaktır...(Karşılaştığımız bir kısım olaylar, bende kısa skeç[oyun]lar yazma arzusu da uyandırmıyor değil. Tabii, bu şimdilik bir arzu!)

4-     “Ezan” konusunda sizin gibi düşünen insanların çoğu belde ve yurt dışında; bu hususta sizin gibi düşünen oldukça çok sayıda insan var oralarda… Hatta AABF’da görevli bir arkadaşımız, şu kadar imza olsa konuyu AİHM’e kadar götürürüz, dedi. Fakat, değerli bilim adamı Şerif Mardin’in ünlendirdiği  “Mahalle Baskısı” kavramında ifadesini bulan olgu, burada da geçerliliğini sürdürdüğünden, şimdilik burada ne yazık ki bu mümkün gözükmemekte...  Bu konuda, Mayıs ayında naçizane kanılarımı arz eden bir yazım olacak.

5-     İhsan abi, duyarlılığınız için teşekkür ederim. Sizin bu ve benzer hususlardaki fikirleriniz hakkında az çok malumatım var. Sizi yanıtlamakta gecikmemin sebebi ise notumun içindedir.

Selam ve sevgilerimi sunar, ilginizin devamını beklerim.

Sevgilerimle.

a.s.   

***

      Ober-Ramstad Fethiyeliler Derneğinin 5. yıl etkinliği ile ilgili videoların hemen hepsini, dünyanın 2. video paylaşım sitesi olan “Dailymontion” video paylaşım sitesine ekledim. Bir Tiyatro kısmı ile birde siyah giysili bir hanım(adını bilmiyorum) sanatçının bulunduğu kısım kaldı.   Benim eklediğim bütün videolara ulaşabilmenin bir yolu her hangi bir arama motoruna aralıksız aliseydisevim yazıp aramak; bir başka yolu da sitemizin ziyaretçi defterine girmeden önceki “Jukebox” ile Youtube’nin eklediğin kısmına bakılması gerekir. Tüm videoları tek bir başlık altında toplayacak bir sayfa buldum. Zamanım olduğunda ondan böyle bir sayfa yapacağım.

 

 
29 Nisan 2008

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

     Gurup Seyran, beldemizin resimlerinden bir klip yapmış ve bir video izleme sitesine koymuş. Hoş bir klip diye sitemize koydum.

 
27 Nisan 2008  


Abdal Musa Lokması / 27 Nisan 2008
yükleyen aliseydisevim

Bu gün Abdal Musa Lokmasından bir video  koyacağım.

 

 
26 Nisan 2008  

     Onlarca format çevirmesi denemesinden sonra, DVD'yi çevireceğim uygun formatı ancak şimdi buldum. Deneme amaçlı 2,7 dakikalık bir kısım koydum. Fakat müsait oldukça her gün  bir kaç video ekleyeceğim.

 

 
25 Nisan 2008

 

      Bu yıl kuraklık yaşanmakta. Ekinler hala bir karış boyunda solgun ve yar yar yanmalar var. Kanımca yağmur yağsa da geç kaldı. İlgili görüntüleri bu pazar çekip yollayacağım.

      Geçen yıl kaybettiğimiz Hüseyin KOÇ(Huso)nun 20 Nisan tarihinde senesi yapıldı. merhuma tekrar Tanrıdan rahmet kederli yakınlarına baş sağlığı dilerim.

       Geleneksel olarak her yıl yapılan Abdal Musa Lokması bu Pazar yapılacak. Aynı gün resim ve makinenin kapasitesi oranında video görüntülerini sitemize koyacağım. Tabii tevekkülü elden bırakmamalı: Allah korsa...

     Yan tarafta, 20 Nisan 2008 tarihinde Fotoğraflarını çektiğimiz: Eynik Bölgesi'nden, Çalışkanoğulları Mezarlığından ve Bahar Temizliğinden resimleri koydum.

      Ober-Ramstad Derneğimizin 29 Mart 2008 tarihinde yaptığı gecenin DVD'leri elime geçti. Bilgisayarlarımız DVD okumadığından, başka bir bilgisayara aktardım. Oradan alıp uygun formata çevirip kestikten sonra sitemizde görebileceksiniz.

    Naci(Akbaba) abi ile Hasan (Özacar) abiden, bu CD'leri istedim. Mailime cevap dahi alamadım. Muhtemelen, mailimi okumamışlardır. Ricamıza ilgisiz kalacaklarını elbette ki düşünmüyorum... Bu vesile onlara selamlarımı sunarım.

 

 

 

 

 

23 Nisan 2008

      23 Nisan 2008 tarihinde, beldemiz İlk Öğretim Okulu’un da, TBMM açılışı coşkuyla kutlandı. Yaklaşık üç saatlik bir program hazırlanmıştı. Günün anlam ve önemini belirten konuşmaları sırasıyla Belediye Başkanı ile Okul Müdürü yaptı. Programda 15-20 dakikalık halk müziğinde vardı. Kapanışta Yunan, yada Akdeniz bölgelerinden bir yöreye ait olan bir ezgi eşliğinde halaylar çekildi. Makinemiz fotoğraf makinesi olduğundan bunların video görüntülerini çekemedik.  Elimize geçmiş olsa idi, halk müziği ile kapanıştaki halayın videosunu sitemize koyardım. 

       Bu etkinliğin düzenlenmesi ve sunulması hususunda emeği geçen öğretmen ve öğrencilere teşekkür ederim.

 

 

 

19 Nisan 2008  

     Havalar oldukça ısındı. Sobalar çıktı. Açılan Güneş Enerjisi sistemleri banyo yapılacak suyu ıstır oldu. Ev hanımları, yaz temizliğine başladı; yani, kilim ve halıların günlendirilmesi ve yıkanması vb...  Bir yandan bahçeler sürülüyor, bir yandan  nadasa kalmış tarlar... İbibikler henüz ötmeye başlamadı; ama sütler sarı kaymak utmaya, sığırlar meraya çıkmaya, havuzda kurbağalar ve dallarda bülbüller ötmeye, kuzular melemeye, kayısılara çil ilacı atılmaya ve yeşili sarıya boyayan gıcılar badıçlanmaya başladı...

    Esen rüzgar üşütmüyor, tarlalardaki bin çeşit nebatın kokusunu burnumuza getiriyor; bulutlar ile güneş arasındaki rekabette, güneş galebe çalacakmış gibi. Bu gün, ovayı sarıya yeşile boyayan doğa, hazan mevsiminde sararıp solacak ve her doğum ölümle; her ölümde baharla yeni bir doğumun, hayatın miladı olacaktır.   Bu doğa karşısında, aslında her birimizin de, bir mevsimlik nebatlardan bir farkı yok; fakat, insan söz konusu olduğunda, sanki doğa bize haksızlık yapmış gibi geliyor. Çünkü, kendisi, hissettikleri ve düşündüklerinin en yüksek oranda farkında olan, idrak sahibi varlık insandır. Bu bakımdan, nasıl ki bir çiçek erken solabiliyorsa, bir insanın da ebedi istirahatgahına uğurlanışı, böyle erken ve zamansız olabiliyor. İşte, doğa karşısında erken solan "bir gül"de diyebileceğimiz merhum ALİ GÜVERCİN'in göçüşünün ikinci yılında, kabrinin ziyareti sürecinde çekilmiş olan resimler yan  taraftadır. 

    Vefatının ikinci yılında merhuma Tanrıdan rahmet, kederli yakınlarına sabır başsağlığı ile ailesine, bunun erken gelen son acıları olmasını Tanrıdan temenni ederim.

   

 

 

15 Nisan 2008

 

     Bugün Vahap ÖZTÜRK’ün kızkardesi Saniye KINAY vefat etmiştir. Naaş’ı Malatya şehir mezarlığında defin edilecektir.

     Merhume'ye Tanrıdan rahmet ve kederli yakınlarına sabır ve başsağlığı dileriz.

 

    Dün Battal KOÇ vefat etmiştir. Naaş’ı Malatya şehir mezarlığında defin edilmiştir.

Merhum'a Tanrıdan rahmet ve kederli yakınlarına sabır ve başsağlığı dileriz.

      Battal KOÇ, Bektaş GÜLER’in kayınbabası ve beldemize yıllar önce İraaçtan gelmiştir.

 

 
14 Nisan 2008

        

     Martin Luther KING, “I have a dream” (Bir Hayalim Var) başlığını taşıyan ve sözlü edebiyatın şaheserleri arasında kabul edilen tarihi konuşmasını, 28 Ağustos 1963 tarihinde 300.000 kişinin katılımıyla, Washington DC. de gerçekleştirmiştir.

     Martin Luther KING’in ünlü konuşmasından aldığım, aşağıdaki anekdot, memleketimde hâla, bir hayalmiş…

     "Bugün bir hayalim var benim…

     Evet, bir hayalim var…! Gün gelecek, özgürlüğümüzün önünde birer engel olan bütün vadiler yükselecek, bütün dağlar eğilecek, engebeli yerler hizaya gelecek ve Allah’ın yüce şanı yeryüzüne inecek ve bütün canlılar bunu hep birlikte göreceğiz..."

(16 Nisan 2008

***

   11 Nisan 2008 tarihli, Okulumuzdaki öğrencilerin bilgisayar ve internet kullanımı ile ilgili olan haberimiz üzerine, müdür yardımcısı beni aradı, böyle böyle yazmışsın, yazmadan birde bize sorsaydın, durumun anlattığın gibi olmadığını öğrenirdin dedi. Durum bundan bundan ibaret, sizin haberiniz, gerçeği yansıtmıyor vb… dedi. Bende, sizlerle de konuşsam iyi olurdu; fakat ben gördüklerimi yazdım sizler, olay benim anlattığımdan farklı diyorsanız, yazın bana gönderin, aynı haberin yanına koyarım dedim...

      Biz açıklama yapmak mecburiyetinde değiliz dedi. Cevap hususunu düşüneceği izlenimi edindim.

      Bunun ardından müdür aradı. “Benim okulumu” sen nasıl karalarsın “çok ayıp çok… senin yaptıkların terbiyesizliktir,” dedi, cevabımı dinlemeden telefonu yüzüme kapattı. Bunun üzerine ben aradım, bir önce görüştüğüm öğretmen çıktı. O da, okulu karaladığım konusunda müdürle hemfikirdi.

     Müdür bey, ben Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, kaynağını anayasadan alan hak ve hürriyetlere sahip, özgür bir yurttaşıyım… Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin halkını oluşturan bireyim. Ben vergi mükellefiyim… Sana istihdam alanı sağlayan: okulu da, bulunduğun makamı da, altındaki koltuğu ve yakandaki kravatı da vergileri ile finansa eden halkım ben, makamının ve mekânının biricik kaynağı ve sahibiyim, bu manada...   Soruda sorarım, eleştiririmde, gerekiyorsa hesapta sorarım…

     Ben hiçbir temel insan hak ve hürriyetinin, başka bir insanın temel hak ve hürriyetlerini, insan haysiyet ve onurunu zedeleyecek hakkı bir başka kimseye vermediğini ve ağzından çıkanların hukuki çerçevesini de bilecek ve bu hassasiyetlere uymaya özen gösterecek bir terbiyeye sahibim!

     Sen orada eğitim hizmeti vermekle görevli bir memursun… Ne okulun, nede bulunduğun makamın; nede öğrenci ve vatandaşın sahibisin… Sen devlet değilsin, ne eğitim vermekle yükümlü olduğun öğrencilerine, nede bir vatandaş olarak bana hakaret etmek hakkını sana verecek hiçbir yasal üstünlüğün, ayrıcalığın yok, senin…. 

    Doğrusu merak ediyorum? Öğrencilere hakaret etmek, şiddet kullanmak ve vatandaşlara ise hakaret etmek hakkını sana hangi sistem, anlayış yada kimin terbiyesi verdi? Kısacası, sözüm ona bu eğitimci terbiyenizin kaynağını bayağı merak ediyorum? Bunun kaynağınınsa, Milli Eğitim Müfretadı olmadığındansa oldukça eminim… Birde konuşmak yerine kavga eden, eğitimde ve insan ilişkilerinde hakaret ve şiddeti bir esas araç gören zihniyete çocuklarımızı emanet ettiğimiz içinse bayağı endişeliyim…. (Yazdığım bazı satırları kendi rızamla, okunamaz karakterlere dönüştürdüm.)

      (Burada yazdıklarımın, hukuksal sonuçlarını bilerek ve adli süreçte yazdıklarımı tanıklarla ortaya koyacağımdan emin olarak yazdım. Ben sorunların değil, çözümün kaynağı olmak istiyorum… Yazdıklarımdaki temel kaygı budur. Verilecek cevapları bu sayfaya koyacağım.)

     Yazar Ahmet ALTAN’ın, benzer bir olay üzerine yazılmış olan makalesini aşağıya koyuyorum. Benim gibi vasat bir insanın yapmış olacağı hatalara karşı; toplum nezdinde okumuş yazmış biri olarak algılananların, bana ders vermek için yazacağı bir makaleyi, benim yazmış olmamdan dolayı birada utanıyorum!..

 

***

Kar ve devlet…

İstanbul’a yılın ilk karı yağıyor.

Kül rengi bir gökyüzü… Usul bir fısıltıyla, sessizliği artırarak dökülen iri kar taneleri… Dalgın bir uykuya yatmış yapraksız ağaçlar.

Loşluğu artan oda.

Masamda yanan güzel kokulu mum.

Uysal bir kedi gibi gerinerek bir sıcaklığa sokulma ihtiyacı.

Alev, ateşten bir top gibi odaya dalıp valinin ihtiyar adama yaptıklarını anlatıyor öfkeyle.

“Sen devletten hesap mı soruyorsun,” demiş vali.

Ben bıktım bu devletten.

Kendini devlet sanan, devletin ne olduğunu bilmeyen adamlardan da bıktım.

Öyle yanlış kurmuşlar ki bizim Cumhuriyeti, nereye dönsek bu yanlışlığa çarpıyoruz.

Halk kimin maaşını ödüyorsa, o adam kendini halkın efendisi sanıyor.

Böyle bir çarpıklık gerçekten zor bulunur.

Bizim hesap soracağımız adamlar bizden hesap soruyor.

Bence bizim devlette çalışan herkesi yeniden bir lise eğitimine tabi tutup yurttaşlık derslerine sokmalı.

Sadece Atatürk’ün laflarını önemli zannettiklerinden, derse de Atatürk gibi “Efendiler,” diye başlamalı.

“Efendiler, biz devlete para veriyoruz, size maaşınız o paradan ödeniyor, siz hepiniz bizim memurumuzsunuz.”

Siz olmasanız da biz para kazanabiliriz.

Ama biz olmasak siz aç kalırsınız.

Bir muslukçu, bir fırıncı, bir mühendis, bir doktor, bir madenci dünyanın her yanında ekmeğini kazanır.

Bir vali, bir kaymakam, bir general, kendisine para verecek bir devlet bulamazsa acından ölür.

İlişkimiz bu kadar net.

Siz bize muhtaçsınız.

Biz size muhtaç değiliz.

Cumhuriyet, işte bu apaçık gerçeği saklamak, halkın bunu anlamasını önlemek için örgütlenmiş; devleti ve devletten para alanları yüceltmiş, bütün hukuk sistemini onları koruyacak gibi oluşturmuş.

Bunun için Osmanlı’nın sisteminden de yararlanmış.

Öyle bir hukuk yapısı kurmuş ki devlet memurlarını yargılayamıyorsun.

Bunun için izin alınması gerekiyor.

Sen suç işlersen hemen yargılanıyorsun ama devletten para alan biri suç işlerse, adalet sistemimizin bir devlet memuruna gidip, “müsaade eder misiniz şu sanığı yargılayalım” demesi gerekiyor.

Bizim darbeciler tabii ki bu sisteme bayılmışlar.

Onlar da öyle bir anayasa yapmışlar ki genelkurmay başkanıyla Meclis başkanını yargılayacak bir merci bile yok bu anayasaya göre.

Bir genelkurmay başkanı bir “görev suçu” işlerse hiçbir şekilde yargılanamaz çünkü yasalara göre onu yargılayacak “üst rütbeli” biri gerek, öyle biri de olmadığına göre onu yargılayamazsınız.

Neredeyse devlet dairelerinin kapısına “hukuk buradan içeri giremez” yazmamız gerekecek.

Ya da “hukuk izin almadan buraya giremez” demeliyiz.

Kurdukları devlet bu.

Değiştirmek istemedikleri devlet de bu.

Onun için yeni ve çağdaş bir anayasa hazırlanması onları neredeyse çıldırtıyor.

Çünkü uygar bir anayasamız olursa “hukuk” devletin kapısından içeri girecek.

Gerçi gene tam olarak giremeyecek ama eskiye kıyasla biraz daha fazla girecek.

Ne demiş Bursa Valisi, kaybolan torununun bulunamamasından yakınan ihtiyar adama:

“Sen devletten hesap mı soruyorsun?”

Yanındaki polisi, jandarmasıyla ihtiyar adamı korkutuyor. Yoksa ona, “Evet, bir itirazın mı var,” demesi gerekiyor ihtiyarın ama diyemiyor.

Korkutuyorlar çünkü…

İnsafsızca korkutuyorlar.

Kendilerinin “halktan” daha önemli olduğuna inandırmak için her yolu deniyorlar.

Sizden daha önemli değiller.

Hiç biri sizden daha önemli değil.

Siz onlara muhtaç değilsiniz, onlar size muhtaç.

Onlar sizin memurunuz ve onlardan hesap sorabilirsiniz.

Sormalısınız da.

Çok kızdıkları demokrasi böyle bir şey işte, halkın devletten hesap sorabilmesi, herkesin hukuk önünde eşit olması…

Cumhuriyete hukukun eklenmesi.

İstanbul’un ilk karı yağıyor.

Ben neler yazıyorum.

Bana da lanet…

Ben iri bir kedi gibi gerinerek bir sıcaklığa sokulmak ve bunu anlatmak isterken bana bu yazıyı yazdıran sisteme de lanet.

Taraf Gazetesi, 4 Ocak 2008

 

 
  İnternet Haftası başladı mı?

Biliyorsunuz... Dünyanın en büyük arama motoru Google’ın gruplarına Türkiye içerisinden erişim engellendi. Yasaklama, Google’ın tüm alan adına değil, sadece ‘http://groups.google.com’a yapıldı...

Siteyi açmak istediğinde şu açıklama çıkıyor: ‘Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir.

T.C. Silivri 2. Asliye Hukuk Mahkemesi 14.03.2008 tarih ve 2008/15 Nolu Kararı gereği bu siteye erişim engellenmiştir.

Access to this site has been suspended in accordance with decision no: 2008/15 of T.C. Silivri 2.Civil Court of First Instance.’ 

* * * 

Google’a erişim yasağı...

Türkiye’ye internetin gelişinin 15’inci yılına...

Ve... 7 Nisan’da başlayıp 20 Nisan’a kadar sürecek olan ‘İnternet Haftası’na denk geldi..

Yasaklama bir yanda dursa da, hafta boyunca bilgi toplumu, e-Dönüşüm, e-Türkiye ve e-Devlet kavramlarının geniş kitlelerle tanıştırıldığı bir internet ve bilişim fırtınası hedefleniyor.

Hafta boyunca, üniversitelerden ilköğretim okullarına, ticaret ve sanayi odalarından mühendis odalarına, organize sanayi bölgelerinden internet kafelere, yerel yönetimlerden kaymakamlıklar ve valiliklere... Kamu yönetimi, özel sektör, internet şirketleri, sivil toplum kuruluşları ve bilişim kulüpleri çeşitli etkinlikler düzenliyor.

12 Nisan’da Diyarbakır’da da ‘İnternet ve Toplum’ ve ‘Bölgesel Kalkınmada Bilişim ve İnternetin Rolü ve Öneriler’ konulu paneller yapılmakta... Diyarbakır’da kutlama, Silivri’de yasak var. 

* * * 

Önce YouTube...

Sonra Google...

Google’ın gruplarına erişimin engellenmesinin, Türk Telekom altyapısı üzerinden internete bağlanan ve TT DNS’lerini kullananlar için geçerli olduğu belirtiliyor.

Ne demek?

Yasağın fiili bir anlamı yok... Herhangi bir başka adresten yasaklanan adreslere istediğiniz gibi ulaşabiliyorsunuz... Muhtemelen biliyorsunuz ama size böyle bir teknik yardım yapabilirim.

İşte size bir sürü internet sitesinde de bulabileceğiniz ve bir internet sitesinden alınmış, son yasağı hemencik delebileceğiniz bir değil, iki yol:

İlk yol:‘http://youtube.com.nyud.net:8090/ adresi. Mesela açmak istediğiniz sayfa:

http://www.youtube.com/watch?v=lBvaHZIrt0o Bunun için:

http://youtube.com.nyud.net:8090/watch?v=lBvaHZIrt0o adresini kullanabilirsiniz.

Diğer bir yol ise kullandığınız tarayıcıda proxy sunucusu kullanmanız. Yapmanız gerekenler:

Firefox’da: Araçlar > Seçenekler > Gelişmiş > Ağ > Ayarlar > Vekil Sunucu Ayarları Kutucuğunu işaretleyin ve HTTP vekil sunucusu Kutucuğuna 200.65.127.161 ve Port Kutucuğuna 3128 yazın. Sonra Tamam’a basın.

Internet Explorer 6’da: Araçlar > İnternet Seçenekleri > Bağlantılar > Yerel Ağ Lan Ayarları > Proxy Sunucusu kutucuğunu işaretleyin ve adres kutucuğuna 200.65.127.161 ve B. Nok. Kutucuğuna 3128 yazın. Sonra Tamam’a basın.

İnternet Explorer 7’da: Araçlar > İnternet Seçenekleri > Yerel Ağ (LAN) Ayarları > Proxy sunucu kısmındaki adres kutucuğuna 200.65.127.161 ve B. Nok. Kutucuğuna 3128 yazın. Sonra Tamam’a basın.

Opera için: Araçlar > Tercihler > Gelişmiş > Vekil Sunucular > HTTPS kutucuğuna 200.65.127.161 ve Bağ. N. Kutucuğuna 3128 yazın. Sonra Tamam’a basın.

Artık engellenen bütün siteler girebilirsiniz!’

Sadece yeryüzüne rezil olmakla kalıyoruz... 

* * * 

Çağ, herkesi birer ‘medya’ haline getirdi...

Mütevazı bir cep telefonu...

Konuşuyor...

Yazıyor...

Fotoğraf ve film çekiyor. Bilgi toplumu ise hiç kimsenin akıl erdiremediği bir hızla kendini dönüştürüyor; öyle ki dünyadaki tüm bilgi birikimi neredeyse iki yılda bir kendini ikiye katlıyor.

Herkesin tüm dünyada olup biten her şeyden anında haberdar olabildiği iletişim teknolojileri ve tabii ki internet, dünyayı çoktan klasik deyimle küçük bir köy haline getirdi. Bir dizüstü bilgisayar ve cep telefonu ile bütün dünya elinizin altında, nerede olursanız olun... Kaplumbağaların evlerini sırtlarında taşımaları gibi siz de işinizi,

ofisinizi yanınızda taşıyabilirsiniz artık, tüm gelişmiş dünyanın şu anda zaten yapmakta olduğu gibi...

Raporlar yayımlanıyor... İnternete erişimi ölçen, kullanıcı sayısını açıklayan. Ve tıpkı tuvalet káğıdı kullanımı, diş fırçalama sıklığı, temiz suya erişim gibi medeniyet göstergelerinin arasına internete erişim de giriyor. Tüm dünya...

İnterneti yaygınlaştırmak, hızlandırmak için çabalıyor. Kablosuz ağlar otellerden, kafelerden sokağa taşıyor... Telefon kulübelerinin yerini internet kulübeleri alıyor... Ama bu gelişmeler Silivri’ye ulaşamıyor... Mahkemede de tümden şaşıyor. 

* * * 

En son... Video paylaşım sitesi www.youtube.com internet sitesine erişim, Ulu Önder Atatürk’e hakaret içeren görüntüler nedeniyle Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin kararıyla engellenmişti...

Şimdi de Google.

Yıllardır söyle dur...

Bağır, çağır... ‘Çağ değişiyor, dünya değişiyor’ diye. Toprağın simgelediği tarım dönemi... Fabrikaların simgelediği sanayi dönemi... Bilgi(sayar)nin simgelediği sanayi sonrası dönem. Bütün bu değişimleri anlat...

Ama nafile...

* * *

İnternet Haftası...

Hepinize kutlu olsun...

Mehmet ALTAN
13.04.2008

***

İsmet İNÖNÜ'nün üzerinde olduğu basılmış banknot. Kaynak:Star Gazetesi /14 Nisan 2008 İnternet Sayfası.












 

 
12 Nisan 2008
 

367 vakası: Yüksek Mahkeme ile asker arasında ne oldu?..

Bir şeyler bir yerlerinden yırtılıyor, kapalı kapılar arkasında yaşananlar saklanamaz hale geliyor.
Geçmişte böyle değildi.
Bir şeyler daha kolay saklanabilirdi.
Bazı gerçeklerin üstüne örtülen şalın kalkması çok uzun yıllar alır, hatta kalksa da yüksek izne tabi olarak kalkardı.
Şimdi öyle değil.
Devir değişti!
Saklanacağı sanılan şeyler artık pek öyle uzun süre saklanamıyor. Bir bakıyorsunuz, gerçek orasından burasından kendini ele vermeye başlamış...
2003-2004'ün darbe tertipleri...
Saklanamadı.
Orasından burasından yırtıldı.
Hem de kısa sürede.
Nokta dergisi kapatıldı, Genel Yayın Yönetmeni Alper Görmüş hakkında dava açıldı.
Ama yine olmadı.
Sarıkız ve Ayışığı kod adlı darbe tertiplerinin yer aldığı günlüklerin, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek'in Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'ndaki bilgisayarından çıktığı resmi Emniyet raporuyla belgelendi.
Haberi de Taraf'ta çıktı.
N'olacak şimdi?..
Öte yandan, değerli meslektaşım İsmet Berkan, Radikal'ın üçüncü sayfasında yedi gündür "Ergenekon'un yakın tarihi"ni yazıyor. Son üç dört yıldır Türkiye'de rejimin karşı karşıya kaldığı darbe tertiplerini yalın bir dille anlatıyor.
Aslında İsmet Berkan istese biraz daha ayrıntıya ve isimlendirmeye rahatça girebilir. Belki daha uygun bir zamanlamayı bekliyor. Çok yakın gelecekte yeni isim ve ayrıntılarla darbe tertiplerini yazmaya devam edebilir.
Şu sıralar güncel gerçeğin peşinde, bazı şeylerin yırtılması, açığa çıkması için koşturan meslektaşlarımdan biri de Taraf'dan Yasemin Çongar.
Bu haftaki yazılarından birinde, Anayasa Mahkemesi'nin geçen yılki 367 kararını örten perdeyi şöyle bir aralamıştı. Abdullah Gül'ün Çankaya yolunu kesmek için bulunan '367 formülü'nde yüksek mahkemeyle asker arasındaki muhtemel bir bağı sorguluyordu.
Herhalde anımsadınız 367'yi.
Neredeyse bir yıl geçti.
Geçen yılın 27 Nisan günü gece vakti asker muhtıra vermişti.
Neden?
Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olmasın diye.
Askerin muhtırasıyla uyumlu olanlar ise Baykal'ın CHP'si ile Anayasa Mahkemesi'ydi.
Gül'ün Çankaya yolunu kesmek için Anayasa Mahkemesi bir hukuk skandalı olan 367 formülünü benimserken, Baykal da cumhurbaşkanı seçimini iptal ettirmek için muhtıraya selam durup yüksek mahkemeye başvurmuştu.
Peki, 367'ye nasıl gelinmişti?
Yasemin Çongar'ın yazısından:
"Anayasa Mahkemesi'nin geçen yılki o evlere şenlik 367 kararına imza koyan yargıçlar arasında, bu ahlaki yükü aylardır sessizce taşıyanlardan bazılarının artık çok zorlandıklarını düşünüyorum.
Ve umuyorum ki bir gün konuşacaklar. 367 kararını almaları kendilerine yukarıdan tebliğ edildiğinde, neden 'Bunu torunlarıma anlatamam' gözyaşlarıyla itiraz ettiklerini anlatacaklar örneğin.
Bu kararı kendilerine tebliğ edenin kim olduğunu da öğreneceğiz o zaman. Anayasa Mahkemesi'nin neyle tehdit edildiğini de birinci elden bileceğiz.
Acaba anlatılanlar doğru mu?
Dönemin kuvvet komutanlarından biri, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin meşrebine uygun saymadığı bir siyasetçinin Çankaya'ya çıkmasını önlemek için Anayasa Mahkemesi'ne görev verdi mi? Bu göreve, 'Olmaz Paşam' diye karşı çıkan yargıçlar kimdi?
İtiraz edenlerin, '367 kararını çıkartmazsanız, ordu yönetime el koyacak' diye darbe tehdidiyle bastırıldığı rivayeti rivayetten mi ibaret?
Bu soruların yanıtlarını bir gün öğreneceğiz." (Taraf gazetesi, 8 Nisan 08)
Öte yandan, Milliyet'teki köşesinde Çongar'ın bu yazısının önemine değinen Taha Akyol, geçen yılki bir yazısından şu alıntıyı yapıyordu:
"Belli ki 'içeri'de çok tartışmalar olmuş... Saygın bir hukukçu olan Sayın Tülay Tuğcu'nun bu süreçte yaşananları anı olarak yazmasını, yarının hukukçularına 'ders' olarak bırakmasını diliyorum."
Yazımın başında dediğim gibi...
Bir şeyler yırtılıyor!
Saklanamaz hale geliyor.
Gittikçe de öyle olacak.
Eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nun imzasıyla ilk kez Cumhuriyet gazetesinin ikinci sayfasında gün ışığına çıkan '367 formülü'nün Anayasa Mahkemesi gündemine gelmesi ve böyle bir süreçte Anayasa Mahkemesi'nin asker kökenli hukukçularıyla askeriye arasındaki gelgitler konusu...
Evet, çok şey var.
Demokrasi ve hukuk adına hem yapılması, hem aydınlatılması gereken çok şey var bu ülkede.
Ve bunları yapacak ve aydınlatacak vicdan sahibi insanlar, demokrasi ve hukuka gerçekten değer veren, inanan insanlar da elbette var bu ülkede.

Kaynak: Milliyet

Yazar: Hasan Cemal

 

 
11 Nisan 2008

  

    Bakıyoruz üç beş öğrenci, geliyor… Buyurun… İspanyanın kültürü, Cumhuriyet tarihi… vb. konularında internetten araştırma yapmalıyız. Öğretmenimiz, internetten araştırın dedi… diyorlar.

      Oklumuz var… Bilgisayar odamız var… İçleri sıfır km. bilgisayarlarla dolu ve okulumuzda (ADSL) internet bağlantısı da var… Fakat çocuklar araştırma konularında bilgiye ulaşabilmek için, belediyemiz internetinden yararlanmaya geliyorlar…

      Neden okulda araştırma yapmıyorsunuz? Diyorum. Cevaplar muhtelif… Bazen yazıcı bozuk, bazen kartuş yada toner bitti…

      Verilen izlenim odur ki… Bilgisayar odasındaki bilgisayarlar ve internet, çağın gerektiği etkinlikte, öğrencilerin kullanımında değil! Öğrenci için bir hazine olan sistem atıl bir halde yada bayramlık…

      Bunu haber yapmamızdaki yegâne sebep yazıcının yaptırılması, kartuşun alınması ve bu odanın daha etkin bir şekilde kullanılması gibi gündeminde bir madde olduğuna inandığımız okul idaresinin, bu konuyu gündemlerinin ön sıralarına taşımalarına katkı sağlamaktır…

    Köyümüzde, belediyemizdekilerde dâhil, toplam bir düzine internet bağlantılı bilgisayar ancak var. Bu çocukların evlerde araştırma yapabilme olanakları çok kısıtlıdır. Geçen, bir iki çocuğa, şimdi işimiz var yarın gel dedim… Şimdi onlar içeri girse, ben yere yada duvara bakarım; reddetmiş olduğum için utanıyorum.

***

     AKP’nin kapatılması davası, ekonomik dengeleri bozdu. Döviz yükseldi, enflasyon azdı. Kazancı hızla eriyen bir kısım vatandaş, şans oyunlarına umutlarını bağladı. Resimde görülen vatandaş, ne Türk bayrağı karşısında saygı duruşundan dolayı, nede hassas işçilik gerektiren mücevher işlediğinden dolayı başını o kadar eğiyor…

    O, önündeki iddia kuponlarını işaretlemek için eğiliyor…  Arkadaşımız bu defa çıkacak diyor… İnşallah.

 

 

 

 

08 Nisan 2008

    

Bozkurt, çağdaş hukuk ve Cumhuriyet

  

Prof.Dr. Eser KARAKAŞ

Mahmut Esat Bozkurt türk hukuk tarihinde çok önemli bir isim, Atatürk dönemi Adalet Bakanı ve bugün hala devletler hukuku derslerinde örnek vaka olarak okutulan uluslararası Lotus davasının altında türk tarafı olarak imzası bulunan kişi.

1920’ler, 30’lar, 40’lar hem Türkiye’nin hem de dünyanın çok farklı siyasi dengeler içinde bulunduğu dönemler ve ciddiyeti elden kaçırmamak için de bu dönemleri kendi kavramsal çerçeveleri içinde ele almak, öyle değerlendirmek belki daha doğru bir tutum.

Cumhuriyet dönemi uzmanları, tarihçiler bu konu etrafında zaten çalışıyorlar ve çalışacaklar ve tarih içinde de insanlar kararlarını verecekler ve muhtemelen insanların bu kararları da birbirlerinden çok farklı olacak ama bu farklılıklar da günümüzü ancak marjda ilgilendirecek.

İnternet ortamında Mahmut Esat Bozkurt ismini yazdığınızda karşınıza gelen bilgilerden rahmetli Bozkurt hakkında çok farklı kanaatlere ulaşabilirsiniz.

Meseleye daha iyimser bir gözlükle bakıyorsanız Türkiye’nin ilk uluslararası hukuk davası olan ve Türkiye’nin kazandığı Lotus davası üzerinden Mahmut Esat Bozkurt’u hatırlayabilirsiniz; o tarihlerde Lahey Adalet Divanı’na gitme konusunda ısrarcı olmak, bu konuda Atatürk’ü ikna etmek çok kolay şeyler değil.

Bugün dahi hala devletlü zihniyetin bir dizi konuda Lahey Adalet Divanı’na gitmede saçma sapan ulusalcı korkular nedeniyle ne kadar çekingen davrandığını da hatırlayalım.

1943 senesinde vefat eden Mahmut Esat Bozkurt’u başka türlü hatırlamak da mümkün.

İnternet ortamlarında genellikle ‘türkçü Bozkurt’ diye adı geçen eski Adalet Bakanı’nı 7 Nisan tarihli Star gazetesinde Ahmet Kekeç’in köşesinde yazdığı ve Ağrı kürt isyanından sonra söylediği ‘Türk bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman hatta dağlar bu hakikatı böyle bilsin.’

Bu ifade de Mahmut Esat Bozkurt’a ait ve bugün dinlediğiniz zaman, şayet aklınızı peynir ekmekle yememişseniz, tüyleriniz diken diken oluyor.

Mahmut Esat Bozkurt’un Ağrı kürt isyanı sonrası verdiği bu demeçle dağlara yani kürtlere, yani saf türk soyundan olmayan bu insanlara bu ülkedeki gelecekteki konumları çok net bir biçimde hatırlatılıyor, gösteriliyor.

Mesele 1930’larla da sınırlı değil; Mahmut Esat Bozkurt’un demeci üzerinden çok net bir biçimde yine saf türk soyundan olmayan başka bir yurttaşımızın, Hrant Dink’in de macerasını okuyabilirsiniz.

Yazının başında da vurgulamaya çalıştığım gibi Mahmut Esat Bozkurt’u çağı içinde ele alalım, eleştirelim, beğenelim ama bugüne yönelik örnekleri, dersleri Bozkurt üzerinden üretmeyelim, ancak meselelere 2008 senesinde başka türlü bakmanın da artık çağdaşlığın, hukukçu olmanın bir gereği olduğunu unutmayalım.

Geçtiğimiz Cumartesi günü İstanbul Barosu Yönetim Kurulu her sene çağdaşlaşmayı savunan bir hukukçuya verdiği ‘Mahmut Esat Bozkurt Hukuk Ödülü’nü bu sene Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV) Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu’na düzenlenen bir törenle verildi.

İstanbul Barosu’nun bu ödülü neden Sayın Eminağaoğlu’na verdiğini bilemem, mutlaka anlamlı bir nedeni vardır ama benim aklıma takılan konu 2008 senesinde bir hukuk ödülünün yukarıdaki demecinde görüldüğü gibi yurttaşları saf kanları üzerinden değerlendiren, bu saf kana sahip olmayanlara da hizmetçiliği, köleliği uygun gören bir tarihi şahsiyetin adıyla verilmesinin tuhaflığı.

Çağdaşlık için hukuk ödülünü Bozkurt anısına ve adına vermeyi sürdürdüğünüz sürece bu ülkede anayasal yurttaşlık kavramına, hatta mevcut kötü Anayasa’nın yine çok kötü formüle edilmiş 66. maddesine bile inanmadığımız biraz da fazla açık bir biçimde herkesin, özellikle de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kürtlerin, ermenilerin, rumların, süryanilerin vs. yüzüne vurulmuş oluyor.

2008 senesinde tenkit edilmesi gereken Mahmut Esat Bozkurt’un 1930 senesinde söylediği değil de, bugün hala bu isimde ödül verme zihniyeti olmalıdır.

Yargıtay’ın girişinde hala Bozkurt’un sözleri, İstanbul Barosu’nda ise adına ödüller varsa hukuk süreci içinde AKP davasına da, Hrant Dink davasına da, Vakıflar Yasası davasına da insanların kuşkulu bakmaları çok doğaldır.

Benim kaygım Bozkurt’un 1930 tarihli değerlendirmesinin bugün hala yüksek yargı organlarının bilinçaltında mevcut olduğu ihtimalidir.

Bu ihtimal ise çağdaş, laik, demokratik, hukuk devleti esaslarına dayalı Cumhuriyet için en büyük tehlikedir.



08.04.2008

 

 *************

Baktım, yine o...


BEN o siyah giysili, eli tabancalı, eşkıya bakışlı, daha çok bir yarasaya benzeyen adamı dünkü gazetelerde görünce tanıdım.

1973 yılında, Kızılay’daydı.


Elinde yine tabancası vardı.

Kurşun sıkmıştı üzerimize.

Amerika’ya kızanlara kızmıştı.

1977’de Çorum’da, Maraş’ta baktım yine o.

Yine bir yarasa gibiydi.

Elinde tabancası duruyordu.

Birçok insanı vurmuştu.

Bu sefer Alevi vatandaşlara kızmıştı.

1980’den hemen önce Taksim’de de onu görmüştüm:

"Sen misin?.."

"Evet..."

"Şimdi kime kızdın?.."

"Komünistlere..."

*

Názım Hikmet’
in kemiklerini bile istemeyen, 6-7 Eylül’de azınlıkları yakıp yağmalayan, Abdi İpekçi’yi öldüren odur.

Ugur Mumcu’yu, Ahmet Taner Kışlalı’yı, öbür aydınları...

Madımak Oteli’nin içine ozanlar, yazarlar doldurulup ateşe verildiğinde, en önde baktım o.

Sormuştum:

"Tabancan hani?.."

"Tabancam mı?.."

"Evet..."

Bir yarasa gibi kara dumanların içinde kaybolurken bakmıştım, bu sefer elinde benzin bidonu...

Ve dün gazetelerde onun fotoğrafı vardı, öğrencilerin üzerine ateş ederken, bir yarasa gibi.

*

O asla bir "provokatör" değildir.

Gerçeği bir türlü görmemek için, kimi siyasileri kurtarmak için, bazılarımız ona "provokatör" deriz.

Oysa o; kendini vatanın bekçisi sayan, hurafeler ve efsanelerle beyni yıkanmış, uygar olmak istemeyen, kaba kuvvetten başka zenginliği olmayan, ilkel tutkularla yaşayan, gördüğü her aydınlık düşünceyi öldürmek isteyen, çağdışı bir yaratıktır.

Hiç de az değildir sayıları, bakın etrafınıza...

Dün gazetelere baktım; o...

Elinde tabancası vardı.

8 Nisan 2008

Bekir ÇOŞKUN

*******

    Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı'nın (TESEV) raporuna göre, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki 21 ilin sosyoekonomik yapısı, Afrika ve Asya'nın yoksul ülkeleri seviyesinde.
TESEV'in önceki gün açıkladığı, "Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Sosyal ve Ekonomik Öncelikler" raporunda, bölgedeki 21 ilin BM insani gelişmişlik endeksi değerlerine yer verilerek, bu tablonun AB'ye girişte yaratacağı sıkıntılara dikkat çekildi. Türkiye'nin insani gelişmişlik endeksi değerinin 2003'te 750 olarak tespit edildiğinin belirtildiği raporda, 21 ilin değerleri şöyle sıralandı:

Türkiye'nin yüzde 15'i
Bayburt (686), Tunceli (685), Gümüşhane (669), Diyarbakır (668), Erzurum (661), Ardahan (655), Erzincan (653), Adıyaman (652), Kars (644), Batman (644), Mardin (637), Siirt (636), Iğdır (632), Şanlıurfa (619), Van (616), Hakkâri (611), Bingöl (601), Bitlis (577), Muş (574), Ağrı (572), Şırnak (560).
Raporda şu tespitler yer aldı: "Botsvana 565 endeks değeriyle Şırnak'ın biraz üzerinde. Ekvator Ginesi 655 ile Ardahan ile aynı sırada. İnsani gelişmişlik endeksi en yüksek il olan Bayburt ile kıyaslayabileceğimiz ülkeler ise 679 endeks değerine sahip Moğolistan ve 687 endeks değeri ile 113. sıradaki Bolivya. 21 ilin ortalama endeksinin 631 olduğunu söyleyebiliriz.
Bu, BM sıralamasında 124. sırada bulunan Fas'a denk geliyor. 21 il, Türkiye nüfusunun yüzde 15'ini oluşturuyor.
Son 5 sıradaki Bingöl, Bitlis, Muş, Ağrı ve Şırnak illerinin endeks değerlerinin de Hindistan'dan daha düşük olduğu belirtildi. Bu illerimiz, 602 endeks değerine sahip Hindistan'dan daha az bir gelişmişlik düzeyinde bulunuyor.

*****

Ergenekon’un Yakın Tarihi / Radikal Gazetesi yazarı İsmet Berkan’ın 1,2,3,4 diye devam eden makaleleri okunmaya değer. İlgili yazıya, aşağıdaki linki tıklayarak ulaşabilirsiniz.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=252264

 

 
 
07 Nisan 2008    

 
Video: 07 Mart 2008 Fethiye

 

  Bu gün hava, kırmızı bir toz bulutu ile kaplıydı. Bu alan Malatya ovasını kapsayacak bir alanda, böyle idi.  Köyden köreha tepesi dahi görülmüyordu. Sanki geceydi ve etraf kırmızı lambalarla aydınlatılmış gibiydi. Saat 13:00 civarından bir patırtı kütürtü ile yağmur yağdı. Beş dakikada, gökyüzündeki toz bulutunu bulanık damlacıklar olarak yere indirdi. Bir kaç dakikada dolu yağdı.İlgili resim ve 1,5 dakikalık videoyu görmek için tıklayınız.

 
04 Nisan 2008

    Öğlen evden gelirken çarşıda köylülerimizin "Leylek Muhabbeti" yaptıklarına tanık oldum. Belki merak eden olur diye çektim. Cami onarılalı beri köyümüzde Leylek te, leylek yuvası da yoktu. Son bir kaç yılda kendini gösteren kuraklığın bundan olduğunu düşünenler var.  Videodaki konuşmalara kulak verin!

   Ülkemiz tarihsel bir dönüm noktasında fakat; biz leylekle uğraşıyoruz... Sevgili arkadaşım Müslüm AKBABA',nın bir vesile ile söylediği: "abi o, bundan başkasını biliyor, becerebiliyor da yapmıyor, söylemiyor mu sanıyorsun? Onun eteğindeki bu, ortaya döktüğü de bundan ibaret." Müslüm'ün bu deyişi, çoğu olaylara "cuk" diye oturuyor. (Videoda görülen yaşlılarımızı tenzih ederek, yukarıdaki ifadeyi kullandım.)

     Bir gün, kuşkusuz muhtemelen benim görmeye ömrümün yetmeyeceği bir tarihte, bir başka Aliseydi, Fethiye'den haberler yazarken: " Öğlen evden geliyordum komşularımızın Kopenhag, Maastricht Kriterleri, Berlin Deklarasyonu, Uluslararası Ceza Mahkemesi, A.İ.H.M. kararları, Nice, Amsterdam Anlaşması, vb... konular da ateşli tartışmalarına tanık oldum... Fethiye'liler, artık beldesinin, ülkesinin sınırlarını aşmış, "Evrensel hukuktan, bireysel temel hak ve hürriyetlerden" bahsediyorlar diyebilecek mi? Hatta bir kaç tanesi de, İngilizce tartışıyordu ve Kyoto protokolü dahi, tartışma konularından biriydi...

   Bu bir rüya mı? Evet, bir kısmımızın yarım asırdır, Avrupa'nın göbeğinde yaşamış olmasına ve Avrupa ile alışveriş içinde olmamıza rağmen bu böyle... Çünkü, batılılaşmayı, çağdaşlaşmayı yalnızca batılılar gibi "giyinip kuşanmak ve tüketmek" olarak algıladık ve yaşadık. Böylece karnı tok sırtı pek; fakat, kafasından 19. ve 20. yy. değer ve inançlarını henüz atamamış insanlar olageldik.

    Çözüm, yalnızca etrafımıza değil, ufuklara bakabilmekte. Ufukta gördüklerimiz ışığında, etrafımızla ve dünyayla irtibata geçebilmekte. Aydın, ufuklardakini görebilen değil yalnızca; görebildikleri, düşünebildikleri ve inanabildikleri gibi yaşayabilendir de aynı zamanda...

    Ötesi laf-ı güzaf...

 

 
02 Nisan

 2008

   Eskiler "Tilki Düğün Ediyor" derler ya, böylesi bir hava(ayam)var burada... Hava kararıyor, bir patırtı, bir gürültü başlıyor gökyüzünde ve arkasından bir bentten zorla kendini kurtarmış sel gibi deli deli yağıyor yağmur... Dakikalar sonra gün görülüyor, her yer parıl parıl...

   Ayam nasıl derseniz şimdilik böyle. Tıpkı "Ülkemizin şu anki durumu," gibi...  Aşağıya, sevdiğim bir yazarın(Mehmet ALTAN)'ın bir yazısını ve yan taraftaki boşluğa ise farklı pencere açmaları bakımından Avrupa, Almanya ve Arap basınından, gündemimizi değerlendiren "bir" link ilave ediyorum.

***

Haziran’da referandum mu?

Dünkü ‘kaça kaç’ başlıklı yazımda Anayasa Mahkemesi kararlarının üyeleri atayan cumhurbaşkanlarının meşrebine göre toto oynar gibi değerlendirildiğini ve bunun pek de yanlış çıkmadığından yakınıyordum.

Çünkü, gelişmelere kimse evrensel bir hukuk gözüyle bakmıyordu...Önceki günkü karar müşterek bahisçileri özünde yanıltmadı ama şekilsel olarak da şaşırttı...

Üstelik de iki kez...

Bunlardan ilki iddianamenin tümünün oybirliği ile kabul edilmesi, Mahkeme’nin 11 üyesinin de ‘evet’ demesiydi.

İkinci garipsenen gelişme ise Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile ilgili olanıydı...

Cumhurbaşkanı da işin içine ‘dahil olsun’ diyen 7 üyeye karşın, cumhurbaşkanı bu işin dışında kalsın diyen 4 üye vardı.

Cumhurbaşkanın sürecin içine karıştırılmasına onay vermeyen 4 üye şaşırtmıştı...

‘Anayasa Mahkemesi’nin 11 asil üyesinden 8’i 10’uncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 2’si merhum Turgut Özal, biri de Süleyman Demirel tarafından atandığını’ belirten Hürriyet Gazetesi’nin web sitesinde bunun nedeni ise şöyle açıklanıyordu:

‘Daha önce Refah ve Fazilet Partileri’nin kapatılma davalarında karşı oy açıklayan Haşim Kılıç ve Sacid Adalı’nın bu davada da karşı oy kullanması sürpriz olarak karşılanmadı. Ancak, 10’uncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in atadığı Serdar Özgüldür ve Serruh Kaleli’nin ‘ret’ oyları yargı çevrelerince sürpriz olarak değerlendirildi. Özgüldür, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Genel Sekreteri Hakim Albay olarak görev yaparken Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Genel Kurulu’nca gösterilen üç aday arasından seçilmişti. Kaleli’nin yedeksubayken ‘askeri savcı’ olarak çalıştığı da biyografisinde özellikle belirtiliyor.’

Hukuka göre değil, siyasal eğilime göre hareket edileceğinden bu kadar emin olunduğunda, mahkemenin vereceği karar da, AKP’nin ne yapması gerektiği de anlam mı kazanıyor, yoksa anlamsızlaşıyor mu insan kararsız kalıyor.

* * *

Anayasa mahkemesi iddianameyi 31 Mart günü kabul etti...

Geçmişimizdeki ‘31 Mart Vakası’ gerici bir ayaklanmamıydı, yoksa bir darbe mi?

Taraf Gazetesi’ne göre son gelişmeler ‘irtica geliyor’ çığlıklı yeni bir darbe...

Şayet böyle bir darbe söz konusu ise AK Parti ne yapabilirdi?

Dün bu yazıyı yazmaya başladığımda AK Parti’nin Merkez Yürütme Kurulu toplantısı henüz başlamamıştı.

Ancak genel kanaat AK Parti’nin Anayasa’da değişikliğe giderek parti kapatmalarını zorlaştıracağı yönündeydi.

Teklifin en önemli maddesi ise ‘geçici madde’ olacak...

Ayrıca geçici maddenin, ‘değişiklik yürürlüğe girdiği tarihte, mahkemede görülmekte

olan kapatma davaları düşer’ şeklinde olması planlanıyor...

Buna göre AK Parti, Anayasa değişikliğini tek başına çıkartınca da referandum yolu açılacak ve teklifin 330-367 aralığında kabul edilmesi halinde de Anayasa’ya göre halk oyuna sunulacak.

Tüm bu gelişmeler ışığında AKP’nin Haziran ayında referanduma gidilmesini planladığı da konuşulanlar arasında...

Hazırlanacak bu mini Anayasa paketinin reddedilmemesi için Anayasa Mahkemesi’nin çalışma yöntemini belirleyen Anayasa’nın 149. maddesinin değiştirileceği ve kararların oybirliği ile alınmasının sağlanacağı da altı çizilenler arasında... 

* * * 

Ankara’da ‘halk iradesi’ ile ‘yargı iradesi’ karşılıklı gelince yeryüzünden gelen hayret nidaları da çoğalarak artmakta...

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tom Casey, davayı kaygıyla izlediklerini belirterek; ‘siyasal olmayan’ ve ‘seçmenlerin iradesine saygılı bir süreç’ beklediklerini açıklıyordu...

Avrupa Birliği de AK Parti’nin siyasi partilerin kapatılmasına karşı atacağı adımın destekleyicileri arasında olduğunu ısrarla söylüyor. 

* * * 

Ankara kendi egemenlik kavgaları içinde boğuşurken bu arada piyasalar da rodeo yapmaya devam ediyor.

Dün de dolar fırlamış, faizler yükselmiş, borsa dalgalı sularda bir inip bir çıkmaya başlamıştı...

Ama bunlardan daha vahimi ekonomik büyümenin giderek düşen bir tempoda seyretmesi...

Çünkü...

Ekonomik büyümenin kaybolması tüm toplumun fakirleşmesi, işsizliğin artması dertlerin çoğalması anlamına geliyor. 

* * * 

Aslında çok yakın zamana kadar buralarda devlet halkın patronuydu.

24 Ocak 1980 sonrasındaki gelişmeler halkın zaman içinde devletin patronu olabilmesinin önünü açtı.

Dün itibariyle Haziran’da bir referandum söz konusu ama asıl soru, bunca zamandır halka patronluk etmeye alışmış bu devletin, halkın hizmetkarı olmaya boyun eğip eğmeyeceği...


02.04.2008

 

 

AKP Davası

 Dünya Basınından Özet