Yazıhan Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu, 26 Haziran 2008
tarihinde, beldemizdeki fakirlere, 24.000.00.Kğ. kömür dağıttı.
Her kişiye, 31 torba 25 kğ'lık kömür verdi.
Yazın geldiği asıl bu
gün belli oldu. Sıcaklıklar arttı. Geceleri henüz rahatsız edici
bir sıcaklık yok. Fakat gündüzleri yüksek.
Bugün merhume Adile ÇAĞLAR'ın kırkı dolaysı ile
evinin önünde bir yemek verildi. Merhumeye Tanrıdan rahmet,
kederli yakınlarına tekrar sabır ve başsağlığı dileriz.
Yemek duasından çektiğimiz videoyu
izleyebilmek için tıklayınız.>>>>
Temeli atılmış arsaların
resimlerini çektim ve üzerlerine kimin olduğunu yazdım. Ben
akşam saatlerinde, 6-7 civarı orada iken Mehtiye rastladım.
O an karşı dağların eteğindeki patlamanın oluşturduğu duman
bulutunu çektim. Mehtini tarif ettiği arsalardan, yalnızca
Yılmaz İlhan'ın arsasında temel atılmış ve malzeme yığını vardı.
Diğer arsalar, sanki yer belli etmesinden ibaret gibi görünüyor.
Hepsinden hızlı ilerlemişti Yusuf Özacar'ın inşaatı. Yusuf abi
kendisi usta, hanımı Saadet abla işçi olarak çalışarak binayı
dikmişler. Bu evin inşaat alanı, 60-70 metrekare. Yusuf abi, bu
yazlığımız diyor.
Yer köyün girişindeki tepe olan Şahin Tepesi.
Malatya Sivas yolu evimin önünden geçiyor, camiye elli, Nurali
baba türbesine yüz elli metre mesafede ve kayısı bahçeleri
manzaralı diyor...
Yılmaz Güler, bizim evin resmi yok demişti.
Yılmaz, evinizin de, baban Mehmet amcanın da evinizin önünde
resmini çektim, resimler bu albümde.
22 Haziran 2008 tarihinde, İhsan abinin oğlu
Bülent İlhan Kızıldeli'de bir lokma dökmüştü. tanrı kabul etsin.
Bu albümün içindeki tarla resmi, üçtaş, Karaçalı mevkii olarak
bilinen bölgeden çekildi. Bu resmin özelliği, bu bölgedeki
tarlaların çoğunun derilmeden terk edilmiş olmasıdır. Resimde
görülen karaltı, içinde yayılan sığırlardır.
Bu albümdeki inşaat resmi ise, Ali Erol'un inşaat
temeli ile ilgilidir.
Annem Kızar
Su
serpişen çocuklar ile ikinci karşılaştığımda, hem yine
oynayacağız dediler; hem de ciddi ciddi sorunca, arzularının
bastıran acı bir özlemle biri:“annem kızar” dedi. Çünkü o
günkü su serpişme oyunundan dolayı kızmış…
“Çocukluğumda; bir gün iki tekerlekli bisikleti kullanmayı yeni
öğreniyorum… Şimdide acemisiyim zaten. Bisikletsiz bir çocukluk
yaşadım..
Çok
girişken olan bir arkadaşım, kendisinin olmasına rağmen bana da
arada bir bisiklet ayarlıyor, onunla öğrenme denemeleri
yapıyordum… Bu bisiklet kir, pas içinde, boyası dökülmüş,
dümeni, freni zor kontrol edilen, tekerleklerinin biri yamuk
olan bir bisikletti… Fakat bunların hiçbir önemi yoktu. Önemli
olan onun elimize geçen tek bisiklet olması idi.
O
arkadaşla, bu yokuşun başındayız. O zaman yol stablize be
oldukça bakımsız. Badallar, moloz yığıntıları, yer yer yerden
fışkırır gibi duran taştan kabartılar ile yol demeye bin şahit
ister bir yapı!
Henüz
bisikletin üzerinde durmayı zar zor becerir durumdayken,
yokuştan salladık… Bu arkadaşım, kendince saka yaparak beni
sıkıştırıyor, alseydi, alseydi deyip ikide bir bisikletini
üzerime üzerime sürüyor…
Birkaç
dakika daha dolmadan sallamamız, ben dümenin kontrolünü
kaybettim… Bisiklet bir tarafa savruldu, ben bir tarafa.
Bisiklette harap, bende… Kalkan toz bulutunun içinde acılar
içinde doğrulurken, acılarımın kaynağını araştırarak şurama
burama bakıyorum…
Yeni
pantolonumun dizime gelen yerlerinde, kırmızı çiçekler
oluşturmuş pantolonumu yırtarak dizimi delen molozlar… El ayama
en az üç beş çakıl batmış acı acı kanıyor. İki el parmağımda
burkulmuş, katlamakta zorluk çekiyorum. Toz toprak ve kan ter
içindeyim…”
Bu benim
onlarca yıl öncesine ait olan bir çocukluk anım… Bunu her
hatırladığımda yüzümde tebessüm, gözlerimle parlama oluşuyor
kendiliğinden… Benim için önemli olan o coşku idi yalnızca…
Pantolonum yırtılmış, parmaklarım incinmiş, elim yüzüm toz
toprak ve kan içinde kalmış... Bunları hiç önemsemiyor, içimdeki
çocuk… Varsa o anın coşkusu, yoksa o anın coşkusu…
Su
serpişen çocuklar, oynamaya karar verirken de tahmin
ediyorlardı, “annelerinin kızacağını…” Fakat o coşkuyu yaşamak,
annelerinden azar işitmeye, hatta dayak yemeye değeceğini.
Anneler, deneyimliler; biliyorlar bu eğlencenin bir riski,
bedeli olma olasılığını. Pis olan sudan mikrop kapabilirler,
üzerleri uzun süre ıslak kaldığında hasta olabilirler, düşüp bir
yerlerini sakatlayabilirler…
Fakat
bunlar kadar şu da bir gerçek ki onları, bu risklerin önlendiği
bir korunaklı, steril ortama sokmak, çocukların yüzündeki o
gülümsemeyi, bütün benliğinin sarsan coşku çığlıklarını da alıp
götürecek… Belki bu yaşadığı coşkulu anı, o gece rüyasında bile
görebilecekken…
Çocuğun “annem kızar” ifadesi, sosyal psikolojide önemli bir
metafordur. Anne burada otoriteyi, gelenekleri, sosyal
değerleri, yasalar ve her türlü ceza, suç ve yasakları… ifade
eder. Oysa ki, hayatımızda yaşadığımızı hissettiğimiz ve
dimağlarımızda silinmesi güç hatta bazen imkânsız olan anlar,
işte bu “anne meteforu”na zıt, onun sınırlarının ihlal edildiği
anlardır.
Bazen,
kendime sorarım… Her türlü kirlenmeden arınmış, korunaklı
steril fakat donuk bir hayat mı yaşamak daha doğru; yoksa daha
coşkulu bir hayat için, suçlanmayı, cezalandırılmayı, kendimize
zararlar vermeyi göze alıp, bir takım sınırları ihlal etmek mi,
daha doğru diye?...
Bu sorulara ben yalın bir cevap vermekte imtina ediyorum; ama
bireyin bedensel, duygusal ve düşünsel arzuları, onun ahlakının
ve mutluluğunun biricik kaynağı olursa, o zaman birey üstü
toplumsal ve aşkın değerlerin yozlaşacağını ve anlamını
kaybedeceğinden de endişe duyuyorum.
Kanımızca
doğru, birey ile birey üstü değerler, doyumlar arasında sürekli
yeni dengeler kurabilmekte aranmalıdır...
Not: Bu yazımıza
18/06/2008 tarihinde Ziyaretçi Defterimize
"almanyadan
bi fethiyeli" rumuzu ile yazan arkadaşımızın, çocukların
oyunları ile ilgili olan mesajı vesile olmuştur.
20
Haziran 2008
Azra
AKDOĞAN'ın Albümü
Umut Ali
ÖZACAR, aşağıdaki yazıyı Ziyaretçi Defterine kayıt edememiş,
sitemize koymamızı için mail göndermişti.
Merhaba, "facebook.com"
a "malatya-fethiyeliler" gurubu kuruldu. !
Dünyanın popiler sosyal arkadaşlık sitesi olan facebook'a
köyümüzün gurubu kurularak bir ilk gerçekleştirildi. Böylelikle dünyanın dört bir yanına dağılmış olan
fethiyeliler birbirini tanıma fırsatı ve iletişim halinde kalma
olanağı bulacak.
Teknoloji hızla ilerliyor, günümüzde insanlar teknoloji ve
yoğun iş tempoları yüzünden kendi kültürlerinden ve
köylülerinden iyice uzaklaşıyor. Ama teknolojiyi doğru
kullanırsak çok daha faydasını görebiliriz. Dolayısıyla www.facebook
.com a üye olanlar varsa "malatya fethiyeliler" diye aratsınlar
ve guruba katılsınlar. facebook a üye olmayanlarda bir kaç basit
adımla üye olabilirler. Bu arada facebook ve bizim köyümüzün
gurubu tamamen ücretsizdir.
Gurubumuz kurulalı, on beşin üzerinde üyeye ulaştı. Dünyanın
dört bir yanından köylülerimiz birbirini buldu, birbirini hiç
tanımayan kişilere tanışma fırsatı doğdu. Ve gurubumuz,
sitemizin bir parçasıdır.
Konut yapımları devam ediyor. Bu sene ilk temeli
Nazeret ALTUN attı. Peşinden Veli oğlu Yusuf ÖZACAR(Köyün
girişindeki tepeye), Ali ÇEVİKER(Su deposunun olduğu
tepenin etekleri), Sami oğlu Yılmaz İLHAN(Su deposunun olduğu
tepenin etekleri- Hamdi İlhan'ın evinin Mengik tarafı),
Ali EROL(Babasından kalma evinin yeri) ve Zeynal AKDOĞAN(Su
deposunun yanında bulanan parkın bitişiği) takip etti.
Dünkü video, Kazım abinin
Coklam abinin kayısısından bahsettiği bir videodur. Bu günkü
ise, yan tarafta resimde görülen çocukların su serpişmelerinin
çekimidir. Bunun anlamı, burada doğup, büyümüş hepimizin
çocukluğundan yaşamış olduğu neşeli bir anı, hatırlamak ve
hatırlatmak içindir. Video için
tıklayınız.>>>>
Bir olgu ve
düşündürdükleri…
Malatya’da bir
arkadaşın dükkânındayım. Bu dükkânda, halk arasında “kaçak
tütün ve yaprak çay” olarak isimlendirilen şeyler satılıyor daha
çok.
Öylesine konuşuyoruz
şuradan, buradan. İçeriye 40-45 yaşlarında gösteren yine
merhabamızda olan bir müşteri girdi… Boş tütün tabakası ile 1.ytl’yi
masaya koydu ve bakkala ne istediğini söyler şekilde baktı... Bu
alışverişin öncesi de olduğundan olmalı ki bakkal bir şey
söylemden tabakayı aldı ve poşetlerdeki altın sarısı tütünlerden
bir tutam aldı ve tabaya bastı. Üzerine de bir destede sığara
kâğıdı koydu… Müşteri, tütüne bakarken memnun bir şekilde
tebessüm ederek "tütünde iyi görülüyor," dedi.
Bizlerle hal hatır
ederken, o tabakadan bir tanede sardı ve yaktı. Sigarasından bir
fırt çekti, saygılı bir şekilde dumanını havaya savururken, iyi
günler dedi çıktı…
Bu giden müşteriyi
belki on yıldır tanıyorum; o gün yaptığı işle bu gün yaptığı iş
ile geliri aynı gözükmekte... Bu arkadaş 1970 lerin bir Ford
münübüsi ile plastik kap kacak, leğen… satıyor, yerine göre
bunların bedeli olarak para alıyor, yerine göre tahıl, kayısı…
Bu münübüs sahibine kazancından fazla tamir bedeli ödetir…
Ülkemiz, 2000 yılından
bu güne kadar bir misli büyümüşken, bu arkadaşımız neden yerinde
saydı… Ülke zenginleşirken bu ve bunun gibiler neden ülkenin
gelişimi ile orantılı olarak gelişmedi, zenginleşmedi?..
Prof Dr. Mehmet
ALTAN’ın bu konuda bir teorisi var… Ülkenin ulaşmış olduğu
bilimsel ve teknik düzeye denk olacak bir üretim sürecinde
bulunmuyorsan; başka bir deyimle bu günün ve geleceğin itibar
görecek sektörlerine yönelmemişsen ve onun gerektiği eğitim ve
kültürel birikime sahip değilsen bu senin geriliğinin,
gelişmemişliğinin ve fakirliğinin sebeplerinin en başında gelir…
Mehmet Altan’ın: Kum, Cam,
Pentium...
makalesinden aşağıda yaptığım alıntı, çok şeyi açıklıyor.
“Sabancı Üniversitesi’nde, Tosun Terzioğlu bir zaman önce
"Türkiye Rekabet Kurulu"nda "teknolojik gelişme ve rekabet"
konulu önemli bir konuşma yaptı. Ricamı kırmadı, isteğim üzerine
konuşmasının "powerpoint" çıktısını da, bana gönderdi. Yeni
teknolojilerin en önemli özelliğini "ağırlıkları" ele veriyor.
Sanayi devriminin devasa ürünlerinin yerini "yükte hafif, parada
ağır" bir üretim süreci alıyor. Zenginliği yaratan, bizzat
bilginin kendisi. Bazen yaratıcı bir fikri, bir sayfa
yazıyorsunuz, ama milyonlarca üretilen bir üründen çok daha
kıymetli bir üretim sayılıyor. Nitekim, Alan Greenspan'in
Fortune Dergisi'nin Mart 2000 sayısında belirttiği gibi,
Amerika'da 1900 ila 2000 yılları arasında, nüfus 3.6 kat
artarken, ekonomi 19 misli büyümüş ama toplam üretimin fiziksel
ağırlığı aynı kalmış. Bu Amerika'nın gittikçe artan bir ivmeyle
yeni teknolojik ürünler ürettiğini göstermekte...
Ürünlerin
nitelik değişim sürecini anlatmak için, Tosun Terzioğlu harika
bir örnek veriyor. Sanayisi olmayan bir ülke sadece kum
satabiliyorsa, bir kilo kumdan elde ettiği gelir 0.007 senti
geçmiyor.
Yok, eğer
sanayileşme aşamasına ulaşmış biraz daha iri kıyım bir ülke ise,
kumu yüksek ısıda eritip cam haline getirebiliyor. Ve bir kilo
camdan 1.03 dolar kazanıyor. Kumu eriterek cam yapılacağını
bildiği ve bunu hayata geçirebildiği için, aynı ham maddeden
hareketle gelirini kilo başına neredeyse bir dolar artırıyor.
Yaşadığımız çağın sihrini yakalamış ve bilgi toplumuna geçmiş
bir toplum ise, bu kez gene kumdan chip'ler üreterek, bir
Pentium III imal ediyor ve kilosunu 17.778 dolara satıyor.
Bilginin kuma kattığı değer, cama oranla birden öyle yükseliyor
ki, bir dolar yerine on yedi-on sekiz bin kez fazla bir oranda
para kazandırıyor. Zaten Amerika'nın ekonomisinin yüz yıl içinde
19 misli büyümesine rağmen ağırlığının aynı kalması da bu
yüzden. 30 milyarlık bir ihracat için 4 285 714 286 ton kuma
ihtiyaç varken,1688 ton Pentium III aynı parayı
kazandırabiliyor.
Ne var ki,
Türkiye kum yerine Pentium yapmayı imkanlı kılacak olan
araştırma-geliştirme harcamalarına hiç bir kaynak aktarmıyor.
Yüksek teknoloji ürünlerinin imalat sanayi içindeki payı da bu
yüzden ancak yüzde 4 civarında. Halbuki, bu oran son yıllarda
depara kalkan İrlanda'da yüzde 47, İngiltere de yüzde 30. Dünya
Bankası'nın son yayınladığı Kalkınma Raporu 2002’de bu konuyla
çok öğretici kıyaslamalar var.
Yeni atılımlar
için, araştırma ve geliştirme harcamalarına kaynak yaratmak
yetmiyor, bir de bunun toplumsal kalkınmaya doğru yansıması için
"Ulusal İnovasyon Sistemi" kurmak gerekiyor."Bilimsel ve
teknolojik araştırmalar yapabilmek ve bu tür araştırmalar
sonucunda ortaya konan bulguları, ekonomik ve toplumsal faydaya
dönüştürebilmek için gerek duyulacak bütün kurum ve
mekanizmalarla birlikte, bunların sistemsel bir bütünlük
içerisinde iletilmesine" Ulusal İnovasyon Sistemi diyoruz. Rusya
önemli ölçüde araştırma ve geliştirme harcaması yaptı ama Ulusal
İnovasyon Sistemi oluşturmadığı için, araştırma ve geliştirmede
yapılan yenilikler topluma refah olarak geri dönemedi pek.
Türkiye henüz Pentium III'ün özünü oluşturan chip üretemiyor.
Bazı bölgelerinde ise kum, bazı bölgelerinde ise cam hakim.
Ortalamayı gösteren rakkamlarda ise durumu pek parlak değil.
Aslında
konuşulan ve tartışılan ıvır zıvır konuları bir yana bıraksak
da, nasıl zenginlik üreteceğimizi gündeme getirsek ve buna
toplumsal irade koysak, çok daha hayırlı olacak.
Üstelik herkesin
Pentium III düzeyine eriştiği bir çağda, biz hala kum ihracı
düzeyinde bir ortamdan da kurtulacağız.”
Böyle bir
konudan bahsetmek nerden aklıma geldi? Anadolu Ajansının düştüğü
şu haberler dolaysı ile: “Google
ve Yahoo, 2007'de 40 milyar dolar olan ve 2010'da 75 milyar
dolara çıkması öngörülen online reklam pazarının yüzde 50'sinden
fazlasının ellerinde tutuyor. İki grup birlikte, internette
yapılan aramaların ve reklâm gelirlerinin yüzde 75'ini kontrol
ediyor. Anlaşmaya göre, sayfalarının özgün şeklini koruyacak
Yahoo, Google'ın verdiği reklâmları hangi sayfalara koyacağını
ve hangi anahtar kelimeler kullanacağını seçebilecek.”
“Yahoo'dan
dün gece yapılan açıklamada, Microsoft'un geçen şubatta 44
milyarlık satın alma önerisiyle başlayan tamamen veya kısmen
satın alma görüşmelerinin sona erdiği belirtilerek,
Microsoft'un, nisanda teklifini 47 milyar dolara yükseltse de
artık tümden satın alma önerisini çektiği kaydedildi.”
Bu örnekler
birey olarak ta, ülke olarak ta, geri kalmışlığımız ve
fakirliğimizin kaynağına dair önemli ipuçları veriyor…
Almanya’daki birinci kuşağın kafa yapısı ile de oradakiler,
bugün burada yaşayanlarımızın köylü kafası ile de buradakilerin
çağı yakalayabilmesi pek mümkün gözükmemektedir…
Sermayenin
kaynağının maddeden, bilgiye doğru yönelişi, özellikle yeni
nesil için yoksulluğu kader olmaktan çıkarıyor, modern toplumun
iki temel sınıfı olan burjuvazi ile proletarya tanımının gözden
geçirilmesine vesile oluşturuyor…
Eskinin
asırlık değişimi bu yy.da 10 yılda gerçekleşirken, bizlerin
sorgulaması gereken alanlar iyice genişliyor. Taşların yerinden
oynadığı bir dünyada ayakta kalabilmek, ilerleyebilmek için,
çağı, dünyanın gidişatını iyi okumamız lazım.
İstikbale
bakarken "bir kamyon Pentium ıııı’ün, Malatya’nın bir yıllık
kayısı gelirine denk" olduğunu gözden kaçırmamalıyız(Son
mukayesenin kaynağı, Malatya’nın 3-5 yıl önceki valisidir.).
14 Haziran 2008
2008 yılı tahıl hasadı başladı. Biçerler, tarlaya gidi. Bu gün
saat 18:00 civarı Körehanın ardında derilen tarlalara gittim ve
çiftçiler ile konuştum. İhsan Güler, 65 dönümlük yerden 250
teneke, bir başka 25 dönümlük tarladan 200 teneke
civarında arpa kaldırdığını söyledi. Video ve resmini çektiğimiz
tarla Savaş İhan'ın tarlası idi. Savaş ise 35 dönüm
tarladan, 250-260 teneke geldiğini söyledi. Bu tarlanın tüm
hasadı, resimde görülen traktör römorkunu ancak doldurdu.
Muharrem Güler ise, yaklaşık 25 dönümlük bir tarladan, yine bu
mevkii de 130 teneke kaldırdığını söyledi. Videoda da
görüleceği gibi, biçerin arakasında hiç deste birikmiyor. Yani
samanda yok... Tarlada biçerdöver ile yapılan hasadı
izlemek için tıklayınız.>>>>
Beldemizdeki dolu yağışı sinirleri gerdi... Dolu
yağışından oldukça büyük zarar eden bir komşumuz, diğerine senin
gibi "yukarıdakini saygısızca ananlar" yüzünden, başımıza dolu
yağdı demiş, leç etmişler... Tartışma öyle bir aşamaya geldi
ki, "adli makamlara, bu adamın bu sözleri yüzünden geldik," gibi
bir gerekçe ile suç duyurusunda bulunulmaya bile tevessül
edilmiş. Fakat, komşuların araya girmesi sonucu, böylesi bir
adli süreç zorla önlendi...
Bu komşularımız, hali vakti yerinde olan ve "Dağda bir
devesi-yanlış oldu- domuzu eksik olanlardan...
" Ve bu kavganın yaşandığı bir
yerde,"dağda -devesi-domuzu, değil; devenin kulağı kadar bir
serveti dahi olmayan bir yoksul ailenin 17-18. yaşlarında olan
çocuğu belediyemize "su parası ödemeye," geldi...
Bu genç,
sağında ve solundakilere laf vererek, neşeli bir hava ile içeri
girdi ve tahsildara dönüp, son suladıkları su borcunu
kastederek::
--Abla, şu makbuzumuzu keser misin? deyip
parasını uzattı...
Gencin uzattığı
parayı gören tahsildar, bu gencin
eski borçlarını da kastederek:
--Bu para...dedi, borcunuz karşısında devede kulak
kalır!..
Genç, hiç duraksamadan ve
neşeli bir şekilde, cevabını yapıştırdı:
--Şimdi kulağını keselim abla... Olunca deveyi
de keseriz..."
Bu iki farklı olaya
baktığımda, hatırıma şu soru geldi: "Dağda domuzu eksik olan o
huzursuz insanlar mı zengin; yoksa bu genç mi?diye..."
Geçen günkü doluda
gördüğü zarara üzülen bir köylünün videosunu izlemek için tıklayınız.>>>
Not:Sultan Koç'un videosunu, özel
bölüme koydum, gizledim... Bu video, 1 günde 70 kişi tarafından
izlenmişti.
10 Haziran
2008
Bu gün saat 14:00'
civarında ceviz büyüklüğünde, biraz abarttım, misket
büyüklüğünde aniden bir dolu yağışı başladı. Afat denen şey bu olsa
gerek. Ekinleri yatırdı, ağaçlardaki bir kısım kaysıları ve
yaprakları döktü ve kayısılarında büyük kısmını yaraladı. Bu
yağış aniden başladı ve on dakika kadar sürdü.
Bir kaç dakikalık video çektim.
Çekerken ben belediyenin kapısının önüne çıktım, arkadaşlar
kapıyı kapadılar şakadan, dolu benim üzerime yağdı sayılır.
Video görüntüsünün bozukluğu, objektifinde yaşarmasından
dolayıdır.
Bütün çiftçiler, ekili olan
arazilerdeki hasadın kuraklıktan zarar gördüğüne dair formlar
doldurup, İlçe Ziraat Müdürlüğüne vermeye başladı. Son tarih:20
Haziran 2008.
08 Haziran 2008 tarihinde,
İlköğretim Okulumuzda yıl sonu etkinliği yapıldı. Program, Fener
Alayı, Halk Oyunları, Tiyatro Gösterisi, Halk Müziği ve Havai
fişek gösterilerinden oluşuyordu. Akşam saat 20:00'da başlayan
program gece saat12:00 civarına kadar sürdü.
Programa bütün
öğrenci velilerine ilaveten İlçemizden Hakim, Savcı, Karakol
Komutanı ve Milli Eğitim Müdürlüğü yetkilileri de katıldı.
Böylesi bir program beldemizde ilk olarak gerçekleştirildi.
Bundan sonraki yıllarda katılımın daha yüksek olacağını
düşünüyorum.
Bu etkinliğin
hazırlanmasında emeği geçen bütün öğretmen, öğrenci ve diğer
arkadaşlarımıza teşekkür ederim. Güzel bir geceydi.
12 Dakika kadar da
fotoğraf makinesi ile video çektim.
Fakat, okul idaresi özel kameraman getirmişti. Elime o çekimin
bir cd'si geçecek olursa tamamını sitemizde görebilirsiniz.
Video Kliplerdeki
kızımız, Yazıhanlı 17-18 yaşlarda olan bir kız. Yerel kanallarda
da programlara çıkıyor.
Sitemizin
Haberler Ansayfasına koyduğum
http://aliseydisevim.blogspot.com
( Fethiye' linin Sesi) Bloguna Ziyaretçi Defterimize siir ve
konulu yazı yazan arkadaşlarımızın yazı ve şiirlerini koyacağım.
Diğer bloğa okuduğum ve okunmasını tavsiye ettiğim
yazıları koyacağım. Bir blog daha açacağım, sitemize yazamadığım
bazı yazılarım orada olacak. Bu yazıların olduğu blog internette
olmasına karşın, benim izin vermediğim kişiler ulaşamayacak ve
okuyamayacak.
04 Haziran 2008
'insanlığa karşı suç'
Fransa dışişleri bakanı Bernard Kouchner için, Birman
Junta yönetimi 'insanlık suçu' işliyor.
Koucher, Le Monde gezetesinin 20-5 tarihli
sayısında dünyaya sesleniyor: 'yardıma muhtaç
olanları ölüme terkedebilir miyiz?'
Ülkelerin iç hukukunda bu durumun 'tehlike
altındaki insana yardım etmemek' suçu ile
sabitlendiğiniaçıklayan 'sınır tanımayan
doktorlar' örgütünün de kurucusu olan fransız
dışişleri bakanı, BM çerçevesinde karara bağlanan
'insani yardım koridoru' ilkesinin Birman
Cuntasının katı tutumu karşısında uygulanamadığını ve
muhakkak bu durumun düzeltilmesi gerektiğini söylüyor...
Fransız donanmasına ait Mistral gemisi, 100 bin kişinin
gıda ve sağlık ihtiyaçlarını karşılayabilecek bin ton
yükle Rangoon açıklarında, uluslararası sularda
geçtiğimiz cuma akşamından beri Birman yönetiminin
iznini bekliyor...
Fransızlar New York'da büyük bir mücadele
veriyorlar...Sadece yardım edebilmek için...BM'de Birman
Cuntanın büyükelçisi, fransızları yardım için bir savaş
gemisi göndermekle suçlayıp, ülkelerini istila
edebileceklerini ima edebiliyor...
Durum bu kadar trajik, bu kadar anlamsız...
Birmanya da doğal felaketin sonucu, insan ihmali ile her
gün ağırlaşıyor. Rejim bekçileri, rejim modellerini
kurtarmak için, halkını ölüme terk ediyor... STÖ'leri
onbinlerce çocuğun ölüme süreklendiğinden bahsediyorlar...Doğanın
öfkesinden nasılsa kurtulan yüzbinlerce birman,
Cunta'nın kötülüğünden kurtulamıyor...
Dünyanın en kapalı bir başka ülkesi Kuzey Kore'de de
soğuk savaştan kalan 'diktatör' rejimi de
1990'lı yılların ikinci yarısında bütün nüfusunun yüzde
5'nini yani bir milyon insanını açlıktan öldürmüştü...
ABD hükümeti, Kuzey Kore'nin yıllık 6 milyon tonluk gıda
ihtiyacının 1,6 milyon tona varan açığını kapatmak için
bu hafta yeniden 'yardım programını'
başlatmış...
Peki halkını aç bırakan rejim ne yapıyor?
İşte Kuzey-Güney Kore sınır kapısında, birbirlerine 5
metreden yakın bir mesafeden dürbünle öteki tarafı
izliyorlar...
halkını koruyamayan, doyuramayan rejim sınırı
bekliyor...Birmanya'da...Kuzey Kore'de...
Yeryüzü vicdanı, haksız eziyetleri,
ölümleri ve insanlık suçlarını işleyen 'rejim vebekçilerinin' hakkından gelinmesini beklerken,
'şahit olduğu acının utancını taşımaya devam
ediyor..'
19-5-2008
Çağlar Şavkay /İkinci Grup
03 Haziran 2008
Hasan GÜNEŞ, Muharrem
ayında Viyana'da olduğundan, Muharrem Ayı dolaysı
ile yapmak istediği lokmayı bu gün yaptı. Hakk kabul etsin.
Lokmadan çektiğim görüntüler, yan taraftaki linktedir.
Viyana'dan Kemal'e bir
diyeceğim var... Kemal, ne zaman annenin resmini çekecek olsam,
bizim Kemal görecek, diye ağızları kulağına varıyor. İmmiye ve
Satı ablada "Kemal görecek, Kemal görecek," diyorlar her
seferinde. Sevildiğini bil.. Geri dönerken annene, "her seferinde
Kemal, Kemal diyorsun, Almanya'da bir de kızın yok mu yazacağım
bunu," dedim. "Abaa, eyle olur mu Eylem'e de, Eylem'e de
selamlar," dediler.
Şimdi ben Eylem
kızımızın yerinde olsam, akşam anamı arar, ana, "böyle böyle
imiş, ne oldu da ne oldu,"
derdim...
Zeynal ASLAN'ın oğlu Abbascan,
yaklaşık bir hafta önce doktora götürülüp sünnet
edildi ve bu günse " Peygamber Yemeği" diye bilinen bir
yemek verildi. Artık bir kaç yıldır böyle oluyor:
Çocuk önce doktora götürülüp sünnet ettiriliyor, sonrada
düğünü yada yemeği yapılıyor...
Abbascan'a analı
babalı hayırlı bir hayat dileriz...
***
Teşekkür
Beldemize gösterdikleri ilgi ve yardımlarından dolayı Ober-Ramstadt
Fethiyeliler Derneğine, Köln ve Çevresi Fethiyeliler
Derneğine, İstanbul Avcılar Fethiyeliler Derneğine ve ayrıca
tüm Fethiyelilere teşekkür eder saygılarımı sunarım.
Habib YÜCEL
Belediye Başkanı
Not:Belediye Başkanı Habib YÜCEL, bu teşekkür mesajı ile
afiş resimlerini, Ober-Ramstad Derneğimizin Sitesi olan
www.fethiye-malatya.org ile Köln'den Ahmet
ÖZTÜRK'ün Resmi Sitesi olan
www.fethiye44.de
sitelerine de göndermemizi söyledi. Buradan alıp sitelerine
koyabilirler. Afişle ilgili 3 resim ve teşekkür mesajını :
duranx@hotmail.com
ile
fethiye-fm@hotmail.com mailine gönderdim..
***
Arpa buğday hasadı Haziran ayı içerisinde başlayıp bitecek;
fakat bu yılki hasat, çiftçilerimizin zarar hanesine
yazılacak. Resimde görüleceği gibi bazı tarlalara biçer dahi
girmez.
***
Beldemiz İlk öğretimin Okulunun değerli öğretmenleri,
"lütfen bir gün gelip bir çayımız için" davetimize,
ellerinde tatlı paketleri ile birlikte gelerek karşılık verdiler.
Saat 12:00 ile 13:00 arası bir saatliğine de olsa bir arada
olabildik. Tatlı yedik tatlı konuştuk...
Resimlerde de görüleceği hepimizin de yüzlerinden tebessüm
eksik olmadı. Arzulanan ve arzumuzu da kandıran hoş bir an
geçirdik. Bu anı kayıt altına alabilmek için bir kaç resim
çektik. Resimleri ben çektiğimden, görüntülerde yoğum. Üç
personel arkadaşımızın işi olduğundan, ikisi de internette
görülmek istemediğinden, onlar albümümüzde
gözükmemektedirler.