|
|
Cumhuriyet Bayramı bu gün okulumuzda kutlandı.
Bayramda çektiğimiz görüntüler yan tarafta ve bir adet video ise
MySpace videolar kısmındadır.>>>
Safı ağabeymin
başkanlığı dönemi idi… Yine böyle bir Cumhuriyet Bayramı’’ının
olduğu gündü ve o gün bütün meclis üyeleri odada idi. Çok önemli
kararlar alınmasının ardından, toplantının bitme saatinde,
öğrenciler bandolarla belediyenin önünden bilinen yürüyüşünü
yaprak bayrama gidiyordu. Bu vesile ile belediyenin önüne çıktı:
heyeti meclis.
Yağmur çiseliyordu, yine bayramın yapılması
güçleşecekti. Herkes kravat takımlı, bayramlıklarını giymiş
yani… İçerideki meclis toplantısının havasını üzerinden atamamış
bir meclis üyemiz “XX,” 65 milyon liralık, (o dönem benim
maaşım 55 milyon lira idi.) ütüsü karşıdakini kesecekmiş gibi
duran elbisesini giymiş, yağmurun ıslatmasından endişelenen bir
insan edasıyla eğik ve dirseklerinden iki kolunu da havaya
kaldırmış bir halde dururken, sağ elini kolu ile beraber biraz
daha kaldırırken baş parmağı ile nazikçe yukarıyı, yağmuru
işaret ederek: “ bu yağmur… bu bayram içinde…”
diyerek sözünün devamını getirmedi ve üç noktalı olarak başını
sağa sola sallayarak sustu.
O gün bu gündür ben bu cümlenin üç nokta ile
biten devamını hep merak etmişimdir... Acaba bu cümlenin devamının:
“ hazır meclis toplanmış iken bir karar daha alıp, ya bu
29 Ekimleri yağmurun yağmadığı, 28 yada 30,31 Ekimlere veya
yağmurların yağışını bir gün önceye yada sonraya mı almalıydık”
şeklinde mi
olacaktı… diye bir soru hep içimde sorulması gereken bir uhde
olarak kalmıştı…
Eğer cümlenin devamı böyle bir şey
olacaktı ise, Allah
bize ne kudretli meclis ve meclis üyeleri nasip etmiş diye, bu
anımızı hep göğsümüz kabararak anabiliriz artık(!?) Bunu böyle
boşa düşünmedik.
Belediyenin yeni kurulduğu dönemlerde, Pazar
ve Cumartesi günleri dahi mesai vardı. Meclis üyelerine zaman
içinde söyleye söyleye gına gelmiş olmalı ki; bir meclis üyemiz
bu ayki meclis toplantısında gündeme getirelim dedi! Bu ülkede
yasama Meclisi TBMM’dir. Bunun dışında bir yasama meclisinden
bahsetmek, aramak ve böyle bir teşebbüste bulunmak (…)kadar ağır
bir suçtur... Ama bizim meclis üyemiz, T.C. Kanunlarının
uygulanıp uygulanmaması yada yerine yeni bir kanun koyup
uygulama hususunu “Belediye Meclisinde Görüşelim…(?!)”
diyebiliyordu. Bu görüşme üzerine, kanunlar böyle ise
uygulamalıyız diye Safı abi, Cumartesi ile Pazarı da tatil etti.
İkinci hafta tekrar Cumartesileri çalışmaya başladık, çünkü bu
değişiklikte kudretli meclis üyeleri ile bir kısım eşraf etkili
olmuştu.
Ben hep, Fethiye’de Ankara, Ankara da ise
koyu bir Osmanlı kokusu alırım hep…
Cumhuriyetimizin 85. yılında hala,
Cumhuriyetimizi beylik tabirle “Çağdaş, Demokratik Laik bir
Hukuk Devleti”ne dönüştüremedik. Bu günleri hep askeri
kahramanlıklarımızla övünerek geçirdik. Bu gün hala,
özgürlükler, demokrasi ve hukuk devleti kavramlarını “Askeri
Güvenlik “ penceresinden tanımlıyoruz. Güvenlik ile demokratik
hukuk devleti kavramlarının birbirlerine zıt olduğunu
düşünüyoruz. Çağdaş, Demokratik Hukuk Devleti penceresinden,
ulusal güvenliği tanımlamaktan çekiniyor, hatta korkuyoruz.
Olaylara, sorunlara alışageldiğimiz ve
içimizden gelen tepkilerle cevap veriyoruz. Başımızı kaldırıp,
çağdaş uygarlığı temsil eden değerlerin neler olduğunu ve daha
çağdaş diye kabul edilen ülkelerin sorunlara olaylara nasıl
yaklaştığına bakmıyoruz. Kriterimiz yeryüzü değil… BM.
Sözleşmeleri değil, AİHM. İçtihatları, AB İnsan hakları
sözleşmesi değil. Hala Vesayet, vesayet vesayet…
Hala Cumhurun devleti yapamadık
Cumhuriyetimizi. Mahkeme Duvarlarında yazar: “Adalet Mülkün
Temelidir.” Öyleyse Demokratik laik Sosyal Hukuk Devletlerinde
mülk kimin? Mülk, dolaysı ile adalet hala Cumhurun, vatandaşın
olamadı ve aynı zamanda köşeyi kapan eline bir yetki geçiren ise
“kendini bu mülkün sultanı” sanmakta.
Vatandaşın vergileri ile makam ve güç elde
etmiş olanlar, vatandaşın hak ve özgürlük taleplerini makamı ile
tankı, topu ile korkutuyor. Hiç bir demokratik ülkede
olamayacağı gibi doğru yeri göstermeye ve yoksa demeye cüret edebiliyor. Hep masaya
yumruk vurarak sorunlar çözülmeye çalışılmakta.
Tankı topu, makamı, mevkiyi eline geçirmiş
olanlar, cumhurun refahı mutluluğu için ne yapabilirizin
kavgasını vermiyor.
BM İnsani Gelişmişlik endeksinde Yunanistan
24. biz ise 92. sıradayız. O, 1 yaş arası bebek ölümlerinde Dünyada
ön sıralardayız, Yunanistan’ı biz kişi başı GSMH bakımından üç
kat kadar geriden takip ediyoruz; ABD’nin 307, Almanya’nın 101,
Hindistan’ın 8, bizim ise bir Nobel Ödülümüz var. Ödülün sahibi
yazarımız ise ülkemize
girmeye korkmakta…
Türkiye Cumhuriyetini, zenginler yetiştiren
değil; zenginleri olan, zengin, demokratik laik ve sosyal bir
hukuk devleti haline getirmenin bu gün için yegane yolu olan AB. uyum
yasalarına, paketlerine hız vermektir. Buna başta olağanüstü dönemlerin,
dolaysı ile paşaların ürünü olan anayasayı kaldırıp, AB Temel
Haklar Şartını… vb. dikkate alarak sivil, cumhurun geniş
katılımının sağlandığı bir anayasa yapmakla başlayabiliriz…
Wikipedi Ansiklopedisine
göre:Cumhuriyet kelimesi Arapça kökten 18.
yüzyılda Osmanlı Türkçesinde türetilmiş bir
isimdir. Arapça CMHR kökü "bir araya
toplanma, topluluk oluşturma", bu kökten türeyen
cumhūr ise "cemiyet, toplum, kamu"
anlamına gelir. 18. yüzyıl Avrupa'sında monarşi
ile yönetilmeyen Holanda, İsviçre (ve 1789
Devrimi sonrasında Fransa) gibi ülkeleri
tanımlayan Latince respublica > Fransızca
république sözcüğünün Türkçe çevirisi
olarak benimsenmiştir.
Latince respublica, klasik kullanımda
"Devlet" anlamındadır. Toplumun bütünü namına
kamu otoritesini kullanan tüzel kişiliği ifade
eder. Avrupa siyasi düşüncesinde respublica
Jean Bodin'den (1530-1596) itibaren,
egemenlik hakkını kullanan hükümdardan ayrı
olarak "devletin soyut kişiliği" anlamında
kullanılmış, 1640'lı yıllardan itibaren de
popüler kullanımda "hükümdarsız devlet biçimini"
ifade etmiştir.
Osmanlı Devletinde cumhuriyet
fikri ilk kez 1870'li yıllarda
Genç Osmanlılar ve
Mithat Paşa tarafından (açıkça
savunulmaksızın) tartışılmıştır.
|
|